Tag Archives: Ama

Nefesin Sihirli Sırları

  Nefes almadan yaşamamız mümkün değil,peki onu yeterince önemsiyor muyuz? Nefesimiz ne kadar kontrol altında..Ona dikkat edin, o ne kadar kontrolümüzdeyse hayatımız da o kadar kontrolümüzde….

  Teknolojinin hızlandırdığı yaşamımızda maddeye gömülerek tüketilen yaşamlarımızda her gün artan huzursuzluklarımız,mutsuzluklarımız ve yaşamımızın giderek anlamsız hale gelmeye başlaması bu günlerde herkesin olağan durumu halinde….

  Oysa bütün bunları kontrol altına alabileceğinizi biliyor musunuz? Kadim çağlardan beri insanın fizik,duygu,zihin ve bedendeki sıkışıklık ve blokajların açtığı rahatsızlıkların gidilmesi için meditasyon,yoga,reiki ve manyetik şifa gibi çalışmalar geliştirilmiştir..AMA BU ÇALIŞMALARIN DAYANDIĞI EN ÖNEMLİ TEMEL TEKNİK, NEFES ÇALIŞMALARI OLMUŞTUR

Doğru Nefes almak vücudumuzun sağlıklı kalması ve ihtiyaç duyduğu oksijenin alınması;atık ve toksinlerin vücuttan atılması açısından çok önemli…Yeterli oksijen iç organların,hormon salgılayan bezlerin,sinir sisteminin ve beynin çalışması için şart…Beynimizin diğer organlardan daha fazla oksijene ihtiyacı var…Yeterince oksijen alınmadığında,zihinde bulanıklık,negatif düşünce depresyon,işitme ve görme bozuklukları başlıyor..

Yaşlanmanın en belirgin sebebi hücrelerin yetersiz oksijen alması.Akut dolaşım bozukluğunun kalbe giden oksijeni durdurması kalp krizine;beyne giden oksijeni durdurması beyin kanaması ve harabiyetine yol açıyor…Düzgün ve yeerli nefes alamayanlar kendilerini sürekli yorgun ve depresif hissediyorlar…Uyku düzenlerinde sorun yaşıyorlar.

Aynı döngüde kalmaları bağışıklık sistemlerini zayıflatıyor..Canlı olmamanın ve genç kalmanın en önemli şartı temiz kan dolaşımı..Bunu sağlamanın en önemli yolu da nefeslerimizde saklı…Doğru nefes alarak organlarımızın beslenmelerini sağlayıp,hücrelerimizin verimliliğini arttırmak.kaçınılmaz bir gerçek..Doğru nefes almak yaşam süremizi uzatacağı gibi,bize son derce sağlıklı bir ciltte kazandırıyor..Doğru nefes alanlar karbondioksitli ortamlarda yada heyecan ve stres sırasında dengesiz tepkiler veriyor…Çünkü kırmızı kan hücreleri oksijeni organlarımıza daha yüksek oranda taşıyor..

 Birçoğumuz hep ağzımızdan nefes alıp veriyoruz…Bu bize anatomik rahatsızlık sağlayan son derce yanlış bir davranış…Oysa doğrusu bunun tam tersi..Kadim kayıtlarda rahat ve kendini kasmadan durarak,karnımızı dışarı doğru genişleterek,göğsümüzü de full nefesle doldurarak tam nefes tekniği uygulamak…Yani diyaframımızı da kullanarak nefes almak…Yaşam süremizde bu yanlış, diyaframımızın zayıflayarak potansiyelini kaybetmesine sebep oluyor…Ortalama bir yetişkin dakikada ortalama 14 kere nefes alıp veriyor…Bu 24 saate 20 bin160 kez nefes alıp verdiğimiz anlamına geliyor..Yani günde 20 bin kere yaptığımız hatanın bizde ne gibi sonuçlara yol açtığını anlamamak mümkün değil…

İŞTE BU NEDENLE KENDİMİZE BİR İYİLİK YAPIP ÖNCE DOĞRU NEFES ALIP VERMEYİ ÖĞRENMEMİZ GEREKİYOR…

  Dünya sağlık örgütü ayrıca doğru nefesin öncelikle burundan alınması gerektiğini söylüyor..Ve burnumuzun içi yapışkan bir sıvı ayrıca kıllardan oluşuyor…Bu ortam aldığımız nefesle ciğerler giderek havanın temizlenmesini sağlıyor.Havadaki toz ve zerrecikler burundan temizlenerek geçiyor.Burun ve diyaframın birlikte kullanılması,nefes yolunda uzatarak bedenin nefesten azami verimi almasını sağlıyor…Nefesi verirken dayanak olarak boğaz bölgesini değil,karın kaslarını kullanmak da boğazda tahrişleri önlüyor.Doğru nefes alıp verildiğinde vücuttaki kan kalitesi ,artmış lan oksijen nedeniyle yükseliyor. Bu sistemden toksinlerin atılmasına yardımcı oluyor.Mide daha fazla oksijen alarak daha verimli çalışıyor.Diyaframın hareket etmesi,mide ve safra kesesinin yukarı hareket etmesini engelleyerek reflüyü(mide suyunun yemek borusuna ve daha yukarılara çıkması)ve çeşitli safra kesesi hastalıklarını önlüyor.

Akciğerlerde verem gibi mikroplar barınamıyor..Vücudumuzdaki bütün bezler,iyi beslenmeleri sonucu hormonları yeteri oranda salgılayarak vücudun biyokimyasının kusursuz işlemesini sağlıyor.Beyin,omurilik,sinir merkezleri ve sinirler dahil olmak üzere sinir sisteminin tamamında düzelme meydana geliyor.Derin ve yavaş solunum kalbin yükünü hafifletiyor..Bu da daha dinç ve etkin bir kalp,düşük tansiyon ,yani daha az kalp hastalığı demek oluyor….Artık antidepresanlara ve uyku ilaçlarına olan alışkanlığımız kendiliğinden ortadan kalkıyor..Derin ve yavaş solunum ayrıca diğer nefes teknikleri kilo kontrolümüzü ve iştahımızı kontrol altına alıyor.Aldığımız fazla oksijen yağlarımızı yakıyor.Oluşan baş ağrılarımız ve migren gibi rahatsızlıklar kayboluyor.Sonuç olarak her türlü bedensel ve ruhsal rahatsızlığımızın gerisinde doğru nefes almamamız yatıyor.

Sıradan nefes alınca ciğerlerimizdeki havanın değişimi,kapasitenin onda biri kadar gerçekleşiyor..Diyafram artı tam nefes uygulaması yapan birinde bu kapasite onda üçe yükseliyor.Nefesini tam kontrol eden kişide ise onda beş oranında artmış oluyor.Doğru nefes almayı engelleyen duruşlar ve alışkanlık haline getirdiğimiz kısa nefesler,akciğerlerimizin yüksek kapasite ile çalışmasını önlüyor..

  Astımlılar,sindirim sorunları nedeniyle bağırsaklarında gaz oluşanlar,midesi dolu olanlar,çabuk nefes nefese kalanlar, devamlı baş ağrısı çekenler,diyafram adalesi kullanmadan;göğüs ve akciğerlerin üst tarafı ile alabildikleri yetersiz nefes kapasitesine sahiptiler

Oysa diyafram adalesi kullanmak; nefesle yaratacağımız mucizelerin başlamasına neden olur.Diyafram;gögüs boşluğunu,karın boşluğundan ayıran kas tabakasıdır…Diyafram nefesi ile karın boşluğumuzu mümkün olan en alt tabakadan genişleterek nefes alırız..Bu şekilde akciğerlerimizin normal şartlarda kullanılmayan alt bölgeleri de çalışmaya başlar..Ciğerlerin aşağı uzaması sağlanır..Diyafram nefesine alışmanın ve tanımanın en kolay yolu da sırt üstü uzanarak karnımızı yukarı doğru iterek yani şişirerek nefes alıp vermektir..

Bunu en kolay algılamanın şekli ise bebeklere bakmaktır…Onlar daha doğal oluşumları bozulmadığı için diyafram nefesini kendiliklerinden yaparlar..Bebeğiniz varsa karnın üzerine bir oyuncak koyarak bu zevkli deneyimi yaşayabilirsiniz….

  Kadim hikayelerde anlatılır ki: Bir zamanlar bedenlerimiz yaşam enerjisini doğrudan soluyabiliyordu.Ama 16 bin yıl önce yaşanan düşüş bizi yaşam bilincinden koparıp biyolojimizi değiştirdi..Beynin ortasındaki “pinel bez” kullanılmaz oldu..Bu günkü bulgulara göre “pinel bez” göze benziyor.Onunda renk algılayıcıları var ve yukarı doğru bakıyor.Bazıları onu üçüncü göz olarak adlandırıyor.Pek çok kaynakta Konfüçyüs’ün altın çağ olarak adlandırdığı düşüş öncesi insanların üçüncü gözlerini kullanarak yaşam enerjisini soluduklarını ve tüm evrenle doğal bağ kurdukları anlatılmaktadır.Bu bağın kopması ile savaşlar,nefret ve dualite başlamıştır.

  Nefes çalışmaları ile bağlantı kurduğumuz pranik kanalımız başın bir karış üzerinden başlıyor ve ayakların bir karış altında bitiyor..7 temel çakramızda bu kolon üzerinde dizili.Prana(Yaşam enerjimiz)bu kolona girerek kişinin ruhsal geometrik yapısına uygun olarak dağılıyor.Biz kişisel olarak gelişip,ruhsal olarak büyürken;evrensel düşüş sırasında bozulmuş olan geometrik yapımızda giderek saflaşıyor…

  Başlangıçta her şey enerji formunda idi ve doğal olarak bizde öyle idik ve evrende öyle idi…Bozulan düşüş ile beden kodlarımıza kötü hastalıklar ve kötü alışkanlıklar yükledik..Bu da samskaralarımızla(geçmiş yaşamlarımızla genetik olarak bedenlerimize)kaydoldu…

  Hayatınızda sıkça hastalıklarla mı karşılaşıyorsunuz?Yoksa sürekli sinirliminsiniz ve kendinize hakim olamadığınız davranışlarda mı bulunuyorsunuz…

  İşte öğreneceğiniz nefes teknikleri ile bedeninizde kilitlenen bu oluşumların ve negatif enerjilerin dönüşerek hayatınızın ve kendinizin pozitifleşmesini sağlayabilirsiniz.Nefes teknikleri ile kendinize şifa verebilir,kundaliniyi uyandırabilir,çakralarınızı aktive edebilir;var oluş enerjinizi yükseltebilir;astral seyahatler yapabilir;yüksek boyutları deney imleyebilir,fiziksel beden dışındaki bütün formları algılayabilir, ortak bilince bağlanıp ihtiyacınız olan her bilgiye ulaşabilir,renkleri algılayabilir,ağrı ve sancılarınızı azaltıp yok edebilir,nefesinizi manyetize ederek mistik çalışmalar yapabilirsiniz…

Sevgiler ve nefesle kalın.

BANU DEĞER,

BHANU PRİYA

Incoming search terms:

  • yoga yoga
  • yoganın sırrı

Nefes Ve Sezgi

NEFES ÇALIŞMALARI ,SEZGİLERİMİZ VE GÜNLÜK HAYATIMIZA ETKİLERİ

  Yaptığımız her nefes çalışması bizi günden güne değişik tecrübelere sürüklemektedir..Nefes çalışmaları pranik bedenimiz üzerinde gerçekleşmekte bilinç boyutumuzda değişik frekanslar yaratmaktadır.Pranik beden zaten bio enerji ve reiki çalışmalarının yapıldığı beden katıdır..Yapılan değişik tekniklerle bir üst boyutta hissetmek ve sonsuz mutluluk hissi kaçınılmazdır….Ama bu çalışmalar kendi kendimize değil; deneyimli bir eğitmen ile birlikte bir süre çalışılarak ve daha sonraları kendi kendimize yapılabilinir.Nefes ve sezgi arasındaki bağlantı ise şaşırtıcıdır.

  Düzenli nefes çalışmaları yapan kişilerde sezgi, duru görü, aura görme, gerçekleşen rüyalar görmek, ilham almak, karşıdakinin düşündüğü şeyi olduğu gibi ifade etmek, karşıdaki kişiye çok tanıdık gelmek, astral seyahat, lucid rüya, her bulunduğu ortamda göz alıcı olmak, hiç bir şey yapmadığı halde dikkat çekmek, konuştuğu zaman etrafındakileri tesir altında bırakmak, bulunduğu kişilerin yanında huzur yaymak gibi olaylar gerçekleşmektedir. Buradan anlayabileceğimiz husus, Nefes’in bize bilinç boyutları arasında sıçrama yaptırabildiği ve yaydığımız enerjiyi de değiştirmesidir. Bu çalışmalara ilk başladığım zamanlarda başıma gelen bir çok deneyimden sonra eğitim vermeye geçtiğimde bir çok kişide de aynı etkilerin meydana geldiğini gözlemledim.

Heyecanla ve sevinçle yaşadıkları deneyimleri bana aktardılar Her öğrenci kendisine has deneyimler yaşıyordu.ve Aslında hep sahip oldukları özelliklere yeniden kavuşuyordu demek daha doğru oluyordu. Çünkü nefes; baskıladığımız, unuttuğumuz, inkar ettiğimiz bütün özelliklerimizi açığa çıkartmaktadır… Bu çalışmalardan zevk almak ve kendimizi daha da geliştirmek bizim elimizdedir.

Kendimizi fark ettiğimiz oranda da hayatımız değişmekte, yaşam yolculuğumuzun yönü farklılaşmaktadır….Günlük hayatımızda farkında lığımızı arttırdığımız her anda dikkat edelim, sinirlendiğimiz zamanlarda nasıl nefesimiz sıklaşır,kalbimiz hızlı hızlı atmaya başlar..Çünkü farkında olmadan nefesimizi tutmaya başlarız..

 Gerçekten sinirlendiğimizde eğer farkındalık veya yoga çalışmaları yapıyor iseniz kendi kendinizi kontrol etmeniz daha kolay olacaktır…Prana bizim yaşam ENERJİMİZDİR…..Ve ütün aktivitelerimizden o sorumludur… Konuşabilmek, yürüyebilmek vs…. içimizdeki o eşsiz prana enerjisi ile olmaktadır… Yama kontrol demektir… Pranayama da bu eşsiz yaşam enerjisinin kontrolüdür işte….Uzun seneler devamlı nefes çalışası yapan gurular nefes alış verişlerini dakikada iki nefese kadar düşürebilmişlerdir….Bunun sonucunda da yaşam güçlerini daha kontrolü kullanılıp daha uzun ve kaliteli yaşamın sırlarlarına ulaşmışlardır..

Sizlerinde yapması gereken yoğun günlük hayatınız içinde bu nefes çalışmalarını yaşamınızın her alanına uygulayacak boyuta taşımanız..Doğru nefes almak ,uygulamaları her gün ve istediğimiz her an uygulayabilmek; son nokta olarak da bizi aklın sakinliğine ve huzuruna götürmektedir…Günlük yaşamın stresli koşulları içerisinde böyle kolay elde edilebilir bir çalışmayı öğrenmenizde çok kolaydır….Size gereken eğitimli ve deneyimli bir öğretmen ve kişisel güçlü istektir…..

Sevgiler.

Banu Değer.

Meditasyon ve Nefes

MEDİTASYON YAPARKEN NEFESİ KULLANMAK.

  Zihnimizi nefes ile kontrol etmek,meditasyonda bilincimiz üzerine konsantre olmak ; alt beynimize dalmadan yapılan bir farkındalık çalışmasıdır.
Meditasyon denilince herkes kendine göre bir anlayış sergiler. Aslında BİLİNÇLİ hipnoz da bir tür meditasyon olarak kabul görür. Ama bazı kimseler , BİLİNÇLİ hipnozu meditasyon olarak kabul etmez.

Ne var ki,bilinç üstünde ,yani korteks denilen beyin kabuğu üzerindeki meditasyonda,alt beyne bir iniş yoktur. Meditatör tümüyle bilinçli bir uğraş vermektedir. Verdiği uğraş da,meditasyon nesnesi üzerinde olmaktan öte bir şey değildir.

Gelgelelim,bu meditasyon nesnesi üzerinde oturmak,Rodeo`daki gibi azgın bir hayvanın üzerinde oturmaya çok benzer,azgın hayvan sizi her an üzerinden atabilir. Ayni şekilde,meditasyon nesnesi üzerine oturmuş olan meditatörde bu azgın hayvanın her an üzerinden atılabilir durumdadır.

Diyelim ki,meditasyon nesnesi NEFESİMİZ olarak seçilmiş,zihnimizi de bu nefes tekniği üzerine yerleştirdikten sonra,nefesi alıp,sonuna kadar zihnin bu durumda,yani hiç bir düşünceye kapılmadan nefesle birlikte devinimi,bir yere kadar gidecek ve sonra da kısa bir duruş sonrasında,yeniden nefesin verilmesi ile birlikte zihnimiz nefes üzerinde yoluna devam edecektir.

  Arada ,şayet bir düşünce veya bir duygu zihinde belirirse, kizmadan üzülmeden ve sinirlenmeden tekrar bunun farkında olarak zihnin yine nefes üstünde oturması sağlanmalıdır.

Yalnız burada pek çok tökezleyici durumla karsılaşmamak da mümkündür.Çünkü zihin denilen olgu akılla çalıştığı için daima bizi yöneten bir yapıya sahiptir. Tam;simdi artik zihnim yerine oturdu,bak hiç yerinden oynamıyor diyerek,meditasyonu sürdürürken, farkında olmadan alt beyine inişte de bulunuyor olabiliriz. İşte o an kontrollü hipnotik alandayız.Buna bilinçli hipnoz denir. Ve simdi bir fırsat yakalamış oluruz.O fırsat da kendimize verebileceğimiz BİLNÇLİ HİPNOZ TALİMATLARI için uygun bir zamandır.

 BİLİNÇLİ HİPNOZ talimatları denilen kavram,hipnotik seans esnasında verilen özel söylevleri kapsar. Diyelim ki sigarayı bırakmak yada zayıflamak konusunda önceden karar vermişiz. Ve bunu bilinç altına yerleştirmek istiyoruz.İste bu durum, bu emirleri vermek için en uygun andır. Böylece bu emirler,daha sonra, biz farkında olmadan çalışmaya başlayacak ve sigara denilen alışkanlıktan kurtulmuş olacağız veya yeme isteğinden kurtulup zayıflamaya başlayacağız.

  Tabii,bu durumlar tümüyle bilinçli farkındalık denilen olguyla ilgili olup,öncelikle zihnin egitilmesini gerektirir. Eğitilmiş zihin de istenilen şekilde kullanılan zihinden başkası değildir.Yani zihin bizim değil sonun da biz zihnimizin efendisi konumuna gelmiş olacağız. Hepsinden önce zihni nefes egzersizleri ile toparladıktan sonra, zihni nefes üstünden kaydırmadan, alıştırmakla başlanıp,daha ileri safhalarda istediğiniz şekillerde de sonuç almanız mümkün olacaktır.

Sevgiyle yoga yolunda ve akışta kalın.

BANU DEĞER.

BAHNU PRİYA.

Nefes Teknikleri ve Sayma Sistemi

NEFES TEKNİKLERİ, SAYMA SİSTEMLERİ VE SES VİBRASYONLARI NEDİR? NASIL UYGULANIR?

Yoga uygulamalarında çeşitli yoga ekollerinde değişik nefes teknikleri uygulamaları oluşturulmuştur. Genellikle üç aşamalı nefes alıp verme işlemini gerçekleştirmek için yogiler zamanlama konusuna özen gösterirler. Fiziksel bir rahatsızlığı gidermekle, ruhsal bir gelişimi
hedefleyen nefes zamanlaması ritimleri aynı değildir.

  Örneğin HATHA yoga’da nefes alma ve verme süresi eşit zamanlıdır,ama nefesi tutarak hapsetmek bu zamanlamanın yarısı kadardır. İki ölçü zamanlamada nefes alamada bir ölçü nefesi tutacak, yine ikiölçüde nefesi verecektir. Yani oran 2_1_2 dir.

Raja yogada ise durum daha farklıdır. Kalbin atışları ölçü alınarak çalışmanın düzeni belirlenir. Örneğin bir kalp atışına bir nefes alınmasını eşitlersek, o zaman nefesin tutulması iki kalp atışı, nefesin verilmesi dört kalp atışı zamanlamasına eşit gelmelidir. Bu oran 1_2_4 şeklinde açılım kazanır.

Raja yoga ve İNTEGRAL yoga için ise bir başka çalışma şeklide; 15_ 60_ 30 saniyelerde nefes almak, tutmak ve vermek zamanlaması ile yapılandır. Yâda 5 al 5 tut 5 ver şeklinde yapılır. Ve beş sayısı temel alınarak birer, birer alışkanlık rahat ilerleyene kadar sayı arttırılır. Bu uygulama yapılırken sırtta titreme ve vücutta terleme görülebilir.

Bu çalışmaların ulaşacağı son nokta, ancak uzmanlaşmış yogileretavsiye edilir ve çalışmanın başarı ile uygulanabilmesi durumunda levitasyona ( yer çekiminin etkisinden kurtulmak )(asla uçmak demek değildir bu anlatılan) ve ebedi mutluluğa taşıyacağı var sayılır. Bu çalışmada yirmi saniyede alınan nefesi tutmak ( nefes tutmaya: KUMBAKHA denir) için, seksen saniye ve vermek için kırk saniye zamanlaması uygulanır.

Yeni başlayanlara tedbirli ve dikkatli olmaları şartı ile tavsiye edilen; dört saniyede nefes almak, on altı saniyede nefes tutmak ve sekiz saniyede nefesi vermek şeklinde düzenlenmelidir. Bir başka öğretide 1_4_2 formülü yerine 1_2_1 formülü, ilk başlayanlar iyi birölçü olarak kabul edilir.

Bunların dışında bir hece ya da seslik ile sabitlenen, mantra dediğimiz kelimenin tekrarı ile oluşturulan çalışma teknikleri vardır. Kutsal kelimeler olarak tarif edilen mantralar, gırtlak, damak, dil ve dudakların aldığı şekil nedeni ile nefesin verilip havayı titreştirme sırasında yüksek bir enerjinin oluşmasını sağlarlar. Bunlar; İNTEGRAL YOGADA (A)( U )(M) VEYA AUM veya sadece (ommmm) ,(mmmmmm) vs… gibi kelimelerdir. Bu teknikte nefes alıp verme esnasında sayı saymak yerine kutsal olarak kabul ettiğiniz kelimenin tekrarı ölçü olarak kullanılır. Hızı kendiniz tayin edersiniz, bu içsel bir şekilde akış esnasında otomatik belirlenir. Genellikle nefes temposuna kalp atışlarının da uyum sağlandığı gözlemlenmiştir.

Büyük ihtimalle siz hızı artırdığınızda kalbinizde hızlanacak, hızı yavaşlattığınızda kalp atış hızı da yavaşlayacaktır. Mantra nefesle uygun olarak tekrarlanmaya başlandığında bütün vücut ritmi algılar, mantranın anlamı zihni kaplarken, oluşan enerjide bütün vücudu
kaplamaya başlar.

Burada nefes ve mantra bir üst bilinç seviyesine ulaşmak için araç görevi görmektedirler. Daha üst bilinç seviyelerinin hisleri iletemas edilmeye başlanıldığında; anlayışlar değişmeye, tezatlar ve kutuplaşmalar ortadan kalkmaya ve dengeye gelmeye başlarlar. Yoga zaten bir olmak ve dengede olmak ve bu şekilde hayata ayak uydurarak hayat ile birlikte akmaktır.

Bu çalışmaları yorumlarken seyirci olmak halini iyi anlamak gerekmektedir. Arzu edilen; oyuncu olmaktan, seyirci olmaya geçilmesi durumudur. Oyuncu pozisyonunda oluşan gergin ve sert yüz ifadeleri ile belirgin olan sinirli hal, seyirci pozisyonuna geçelebilindiğinde, sükûnet hali dediğimiz sessiz, sakin, gevşek ve geçirgen bir huzur hali vücudu kaplar. Ruhsal ve fiziksel iyileşmeler görülür, irade gelişir,kuvvetlenir, ses net ve yumuşak bir tını kazanarak güzelleşir. Daha yüksek seviyelere ulaşıldığında parlak bir hal alır ve tenden güzel bir koku yayıldığı algılanır.

  Fiziksel bedenimizde hafifleme ve zihnimizde içsel sesler algılanmaya başlanır. Ruhsal yolda ilerleyenler bu teknikleri uyguladıkça hayatlarındaki değişime şaşırmadan yaşamlarının her geçen gün daha bir anlam katıldığını ve değişim gerçekleştiğini farkındalıkla anlarlar.

Sevgiyle yoga yolunda ve akışta kalın.

BANU DEĞER.

BAHNU PRİYA.

Incoming search terms:

  • yoga nasıl yapılır resimli
  • yoga nasıl yapılır resimli anlatım
  • meditasyon nasıl yapılır resimli anlatım
  • yoga teknikleri
  • yoga nefes teknikleri
  • hatha yoga nasıl yapılır
  • yoga nefes tekniği
  • bağırsakların hızlı çalışması için ne yapmalıyız

Pranamaya Nedir ?

PRANAYAMA (NEFES VE NEFESLERİN DÜZENLENMESİ)

“Prana” nefes, “yama” kontrol demektir. Ama Pranayama’ya sadece nefes kontrolü denilemez. Prana evrensel yaşam kontroludür.Raja yoga bildiğiniz gibi akılsal bedenimizi kontrol etme sistemidir.PRANAYAMA çalışmaları da bu akılasal beden kılıfı üzerine çalışır,yani akılsal kontrole.Kişi nefes hakimiyeti ile öne zihinsel faaliyeti yavaşlatmak ,diğer taraftan bu evrensel enerjinin kişide daha çok toplanmasını sağlamak ve böylece tüm enerji kanallarımızın açılmasını sağlamaktır.

Prana bizim yaşam gücümüzdür. Prana aslında bizim içimizdedir. Bu Prana ile yürürüz, konuşuruz, duyarız. Fakat “Prana’yı nasıl kullanabilirim? Bir aktivitenin arkasındaki Prana’yı nasıl azaltabilirim?” soruları her zaman merak edilmiştir. Prana bizim yaşam gücümüz olduğuna göre, bunu ne kadar kontrollü kullanırsak hayatımız da o kadar uzun ve sağlıklı olur

.Prana’yı güneş olarak düşünelim,güneş bizden nasıl ışınlarını esirgemez ise pranada enerjisini bizden esirgemez. Solunum sisteminin arkasındaki sistemdir. Bu enerji sistemini (Prana’yı) çalışmakla istediğimiz kadar düşürebiliriz. Normalde dakikada 22 – 25 nefes alırken, iki üç senelik çalışmayla bunu 7 – 8 nefese kadar düşürebiliriz. Nefesimizi yavaşlattığımızda zihnimiz de yavaşlar. Akıl sakinleşir. Hareketlerimiz yavaş ve dengeli olur. Bu yüzden içsel kontrol için nefes bir kapıdır.

Prana görülebilir bir enerji değildir.Biz pranay o halde nasıl bilebiliriz?Yoga sisteminde kişi beş beene sahiptir.Bunlara Pancha Koşa-BEDENİN BEŞ KILIFI denmektedir.Yoga ve nefes çalışmaları bu beş bedeni tanıyarak ,büütn bunları n üstüne çıkarak ruhsal öze ulaşma yoludur.Bu beş beden beden kılfları diye diğer bölümde anlatılmaktadır.

1-ANNAMAYA KOŞA: BU beden bizim fizik bedenimizdir.

2-PRANAYAMA KOŞA:Bedenimizde bulunan yedi ana bölgemizin yani çakralarımızın üzerinden geçtiği sushumna ya (OMURİLİK KANALI) bağlı merkezlerin kesiştiği yereler ve bütün sinir uçları(yani nadiler).Bütün şifa çalışmaları b u bedende yapılır.Kişinin aurası da bu beden üzerinde bulunur.

3-MANOMAYA KOŞA:Akılsal beden olarak da geçer.Kişinin bütün düşüncelerinin şekillendiği beden kılıfıdır.

4-VİJNANAMAYA KOŞA:Zihinsel kılıfımızdır.Kişinin aklında oluşan düşünceleri ayırma yeteneğine sahip olduğu

bedendir.Düşünceler üzerinde tercih bu bedende yapılır.

5-ANANDAMAYA KOŞA: Bu bene nedensel bedende denir.Uykusuz olduğumuz anda derin uykudaymış gibi huzurlu hissettiğimiz bedendir.Kişinin bütün samaskaralarının bu bedende oluştuğu söylenir.Ananda (kelime
olarak herhangi bir şekil yada şart lamadan duyulan haz yada mutluluk hali demektir.)

Biz bütün bu bedenlerimizle sürekli ilişki içindeyiz.Fiziksel bedenimizle bütün duyular aracılığımız ile temas halindeyizdir.Şifa çalışmaları bio enerji ve reiki çalışmaları bu ikici bedenimizle çalışır.

Nefes çalışmaları yapınca bedenimizdeki bütün enerjitik kanalları algılayabiliriz. aklımızla yada yaşamı deneylemek için devamlı fikir üretiriz bu da manomaya ile ilişki halimizdir.Vijnanamaya koşazihinsel bedendir.Alternatif sunan zihin gücüne bu beden sayesinde ulaşılır.Düşünürler filozoflar akıl bedeni ağır basan kişilerdir.

Ayrım gücü (YANİ VİVEKA)gerçek olanı gerçek olamayandan ayrıt etme yeteneği kişide baskın olmaya başladıkça kişinin akıl bedeni daha baskın hale gelir.Daha sonra bir üst bedene yani sonsuz mutluluk haline geçelim.

Mutluluğun ilahi olması anlık değil ,devamlılığı olduğu sürece bize faydalıdır.Ama bu mutluluk dünyevi mutluluk değil ,üst planlarda ve öz varlığımızda hissettiğimiz ilahi ve evrensel mutluluk hali ise ananamaya koşa ya ulaşılmış demektir.

Pranayama, direkt olarak Pranayama Kosa’ya etki eder. Yani kişiler her uygulamada tüm bedenleri ile (Kosa’ları) ilişki içinde olurlar. Yoga sistemine göre Prana beden üzerinde işlevlerine göre farklı isimler almaktadır:

1) Udana: Baş bölgesindedir. Duyu organları ve düşünme sisteminden sorumludur.

2) Prana: Göğüs bölgesindedir ve konuşma, solukla ilgilidir.

3) Samama: Göğüs ve göbek arasındadır. Sindirim ve kanın devir daimiyle ilgilidir.

4) Apana: Göbek bölgesindedir. Dışkılama ve üreme ile ilgilidir.

5) Vyana: Tüm bedeni kapsamaktadır. Hareketi ve diğer Prana’ların beden içindeki uyumunu sağlar.

  Son olarak, Udana’dan biraz daha bahsetmek istiyorum. Çünkü önemi Samskara’larımızla alakalıdır. Udananın görme, konuşma, duyma vs. ile alakalı olması dışındaki diğer bir aktivitesi de hafızayladır. Udana bedenimizle sınırlı değildir. Beden ölse bile Udana burada kalabilir. (Hayalet beden de denebilir.) Kişi ölünce Udana ile burada kalmaya devam eder. Bir daha doğmamıza sebep olacak Prana ,Udana’ya bağlıdır. Eğer hafızamızda (Udana bölgesinde) nefret, kızgınlık, kıskançlık, öfke, ihtiras vs. varsa bir sonraki yaşamımızda (reenkarnemizde) bunlara da yanımızda taşıyarak geliriz. Yani halledemediğimiz konular olduğu için tekrar bedenleşeceğiz. Oysa içimizde sükunet, huzur, mutluluk, birlik ve bütünlük hissi varsa, bir sonraki reenkarnemizde daha mutlu olarak geliriz,YA DA artık tamamen ruhsal olarak özgürleşip gelmeme deneyimini yaşayabiliriz.

Beyinin nefesle ilişkisi:

Beyne giden kanda oksijen miktarı azaldığında beyin glikozu kullanamaz.Geç algılama,geç fark etme ,unutkanlık başlar.Nefes yoluyla aldığımız oksijenin % 20’si beynimiz tarafından kullanılmaktadır.bebeklerin nefes alışına dikkat edersek eğer,karınlarından nefes aldıklarını görürüz.Bebekler 2 yaşına kadar karından nefes alırlar.Aslında erkeklerin çoğu karından nefes almaktadır.İlerleyen yaşlarla birlikte, obezite,yanlış duruşlar,stres ve daha pek çok faktör nefes alışımızı değiştirir.Sığ nefes dediğimiz,sadece göğüsten nefes almak başlar.Bu tarz nefes kalp hastalığı ve yüksek tansiyon gibi rahatsızlıkların hazırlayıcı faktörleridir.

Nereden nefes almalıyız:

 Yoga’da tam nefes dediğimiz,karın (diyafram),kaburga ve göğüs nefesini birleştirerek nefes almalıyız.Ben bunu öğrenmek için ilk adım olarak karından nefes alıp vermeliyiz.İleride bunun uygulamasını göreceksiniz.Şimdi karın nefesi yani diyafram nefesine göz atalım.

Diyafram göğüs kafesiyle mideyi ikiye ayıran,büyük ve yukarı doğru kavisli bir kastır.Nefes alırken diyafram aşağıya iner, akciğerlere daha kolay hava girer, mide, karaciğer, dalak vs. gibi organlara olumlu masaj sağlanır. Nefes verirken diyafram yukarı yükselir.

Diyafram kalbin yardımcısıdır.

Eğer o olmasaydı kalp 40 kat daha fazla çalışmak zorunda kalırdı.

  Karnımızı ikinci beynimiz olarak algılayabiliriz. Karın, vücudumuzda bulunan bağışıklık hücrelerinin %70 ile %85’ini üretmektedir. Hastalıkların başlıca nedeni bağırsaklara yerleşen üst mikroplardır. Karın nefesi kanı arındırır.

Karın ve beyin arasındaki bağlantı, kafatasının altından başlayıp boyundan aşağıya inen ve göğüs bölgesini geçerek karın boşluğuna dalan “vagus siniri” sayesinde olmaktadır.Bu sinir,üç sistemden geçer;Kalp-damar sistemi,solunum sistemi,sindirim sistemi.

Her saat başı beş kez arka arkaya yapılan karın solunumu sayesinde daha sakin ve daha gevşemiş hissederiz.Sabahtan akşama kadar toplam 40-50 kez bu nefesi yaparak,vücut 10 km yürüyüşe eşdeğer oksijenlenir.

· Karın nefesi uygulamak sakinleştirici hap yutmuş etkisi yapar.Beyin sakinleşir.

· Karın nefesi kolay uykuya dalabilmek için birebirdir.

· Karın bölgesindeki tüm organlara hafif ve tatlı bir masaj sağlanır. Organlarda duran kan dolaşıma sürüklenir..

(Diyafram nefes) Uygulama:

1. Sırtüstü yatınız.
2. Dizlerinizi yukarı gelecek şekilde bükünüz, omurganız dümdüz olsun. Ayaklarınızı tamamen yere uzattığınızda bel bölgesinde boşluk kalmıyorsa ayaklar uzatılabilir. Bu nefes oturarak, ayakta da uygulanabilir. Ancak yatarak daha kolay öğrenilir.
3. Bir eliniz karında, diğer eliniz göğsünüzün üzerinde olsun.
4. Burnunuzdan yavaş bir soluk almaya çalışın. Gözlemleyin, karnınızın üzerindeki elinizin yükselmesi doğru nefes aldığınızı gösterir. Nefes alırken karnınız yukarı doğru yükselsin ve nefes verirken karnınız içeri girsin.

Tam Yoga nefesi uygulaması:

1. Önce derin nefes vererek boşaltalım. Karından yavaş ve derin nefes almaya başlayın. Karın yükselsin
2. Nefes yukarıya kaburgalara çıksın
3. Göğüs ve köprücük kemiklerine nefes ulaşır, ancak bu esnada karın içeri girmez.
4. Nefes verirken önce karın,sonra kaburga orta göğüs ve en son üst göğüs nefesi boşaltır.

Her zaman nefes vererek önce akciğerler boşaltılır. Bitirirken de nefes alarak bitirilir. 4 tur yaparak başlayın yavaş yavaş sayıyı 20 tura kadar artırın. Başlangıçta baş dönmesi olabilir. Özellikle çok sigara içenlerin oksijene alışmaları biraz zaman alıyor.

Derslerdeki belli başlı nefesler şunlara iyi gelir.

· Peklik,hazımsızlık,mide asitleri için
· Düşük tansiyon,yüksek tansiyon,astım
· Sinir sistemi,sinirlilik,öfke kontrolü,depresyon
· Vucudumuzdaki kalıntıları atıcı, kilo kontrolü

Derslerde öğrenilen nefesler (pranayamalar)

1. Kapalabhati nefesi

2. Bhastrika (ileri nefes uygulaması)

3. Sheetakari (Dilini arkaya yuvarlayıp yapılan nefes)

4. Sithali (dilini yuvarlak kıvırıp alınan nefes)

5. Sadanta(Dilini dişlerinin arasına sıkıştırıp yapılan nefes)

6. Nadi shudhi(Sağ –sol burundan yapılan nefes)

7. Agnisar pranayama

8. Öfke kontrol nefesi

9. Tam yogik nefesi

10. Nadanusandana(Mudralarla yapılan nefes)

11. Surya bhedhana

12. chandra bhedhana

13. Bramhari(Arı vızıltısı sesi)

14. “Ha” nefesi(UCAİ PRANAYAMA)

15. ritmik nefes

16. (stres relief) stres önleyici nefes

17. Surya aniloma viloma (iştah kontrolü)

18. Anilomaviloma (Dönüşümlü nefes)

19. Chandara anoluma viloma

20. Sukhapurvaka pranayama

21. Hızlı nefes(mukha douti)

Vibhagiya Svasana (Bölgesel nefes)

a) Diyafram nefesi (Adama) – Chin Mudra – A sesi

b)Göğüs Nefesi (Madyama) – Chin Maya Mudra – U sesi

c) Köprücük Kemiği Nefesi (Adya) – Adi Mudra – M sesi

d) Tam Yogik Nefes (Sam Purna Pranayama) – Sam Purna Mudra – A-U-M sesi olarak bilinir.

BANU DEĞER.

 

Incoming search terms:

  • ucai nefesi
  • beden kılıfları
  • https://yandex ru/clck/jsredir?from=yandex ru;search;web;;&text=&etext=1834 h5M4fTdv3vsJ5XY0AgUSnL76YqFFzl1GJAPqRgfFQLh9mAdQLtDny1IRp-4toBVh c5a8b7bc510565a2c7e3a3bf18b9a3657e69a771&uuid=&state=_BLhILn4SxNIvvL0W45KSic66uCIg23qh8iRG98qeIXme
  • pranamaya nedid
  • pranamYa nesir
  • solunum sayma tekniği

Gnana Yoga Nedir ?

 

“Bilginin yolu” demektir. Burada araç zihindir. Metot analiz etmektir. Zihnin kendisi aklımızı rahatsız eder. Bilgiyi sorgulamak bu yolda çok önemlidir. Cehalet olunca, duyulara olan kölelik söz konusu olur. Sigara içiyorsan veya diyabet hastasıysan sana zararlı olanları yaparsan sağlığına kötü etki edeceğini bilir ama yine de yaparsın. Krişna, “Cehaletten de öte bir adım var,” demiştir. Bu da aptallıktır. Aralarındaki fark nedir? Cehalet bilgi sahibi olmamaktır.

Aptallıksa her şeyi bilgi zannedendir. Yol cehaletten bilgiye doğru gider. Mutluluğu ve mutsuzluğu Sorgulamak bize bilgiyi getirir. Bu bilgi duyulardaki kontrolü sağlar. Bilgi bizim kibrimiz haline gelmemelidir. Bilgiyi elde ettikten sonra sonuç bunu bilgeliğe dönüştürmektir. Mutluluğun maddede olmadığını bilmek en önemlisidir. Kişi mutluluğu elde etmeye çalışırken zanneder ki hep endişeli olması normaldir. Günlük endişelerimiz ankisiteye yol açar. Arzular ve elde edememek bizi mutsuz eder. Biz tüketim dünyasında sürekli tükeniyoruz. Oysa mutluluğun nerede olduğuna sadece bilgi yoluyla sahip olabiliriz. Bu da aklın sakinliğidir. Bu da yoga yolu ile olur.

Yoga yolunda sorulan en önemli sorulardan biri “Mutsuzluğun sebebi nedir?” sorusudur. Buradaki en önemli soruya sorgulama yolu ile cevap bulabiliriz. Bizler çoğu zaman endişeliyiz. Bu da zihinlerimizin katı ve sabit olmasından kaynaklanıyor. Bu sabitlik zihin için doğru değildir. Bunu basitleştirelim ve yok edelim. Madde dünyasındaki nesneler ve bunların çok olması da bizim düşüncelerimizi kolaylaştırmıyor, zorluyor. Elimizde olan güçlerin farkında olalım ve bu gücü iyi şeyler için kullanalım.

Özgürlük bizim elimizde. Her hissettiğimiz psikolojik duyguya karşı nötr kalırsak, bu bizim özgürlüğümüzdür. Bu özgürlüğü kimse elimizden almamalı; kendimiz bile. Üzülmek, kendimizi huzursuz etmek bizim özgürlüğümüzü elimizden alır. Hayatın akışı içinde her duygunun olduğunu bil; ama nihai noktada analiz et. Sonuçta kendi doğanın özgürlük olduğunu bil. Özgürlüğün de içsel huzur olduğunu gösteren işte bu Gnana Yoga’dır.

Peki; Bilgiyi ne ile alırız. Zihin aracılığı ile. Bu yüzden Gnana yoga daki aracımız zihindir. Metodu analizdir. Tüm bilgilerin hepsi bizi akıl sakinliğine götürmez. Bilgi varlığın kendi öz doğasının farkındalığına ait bilgidir. Varlığın bunu bilmesi durumunda cehalet ortadan kalkar. Varlık kendini öz olmayan hiçbir şeyle özdeşleştirmez. Çünkü artık biliyordur. S.Krişnananda bilgiyi ışığa benzeterek, ışığın olduğu yerde karanlık yoktur. Bilgi cehaleti bilmez.

Çocukların yolculukları cehaletten başlar. Cehalet bilgi sahibi olmamaktır. Bilmediğimizi bilirsiniz. Krişna devam ediyor ve diyor ki cehaletten de bir adım gerisi var buda aptallıktır ve çok tehlikelidir. Aptallıkta bilgi yoktur, bilmediğinizde bilmez ne yazık ki her şeyi bilir.

Bilgiyi bulmakta sorgulama önemlidir. Sorgulamanın kendisi bilgiyi oluşturur. Yürüme ve konuşma becerimiz gibi sorgulama becerimizde vardır. Sorgulamayı sınırlarsak bilgiyi de sınırlarız. Her şeyi sorgulayın. Mutluluğunuzu ve mutsuzluğunuzu sorgulayın. Bu bilginin kendisi duyularda keskinliği sağlar.

Dışarıdaki teknoloji duyuların keskinliğinden başka bir şey değildir. Duyuların keskinleşmesi ruhsallık değildir. Gnana yoga duyulardaki ustalık ve hâkimiyettir. Bilgiyi elde etmek değil bilgiyi bilgeliğe dönüştürmektir. Meteryalizm’in yükselme sebebi insanları mutlu etmek içindir. Dünya size mutlu olacağınız şeyleri vermeye çalışır. Ev, araba.para vs. İnsanlar bunlara sahip olmakla mutlu olacaklarını sanırlar.

Upanişhadlarda konu ile ilgili şöyle bir bakış açısı vardır. Mutluluk veren şeylere bakacağına mutluluğun kendisine bak. Size mutluluk verecek bir nesneyi ben yaratamam ama ben mutluyum derseniz anlarım. Size mutluluk veren nesnelerde tutarlılık yoktur. Ama mutsuzluk veren nesnelerde tutarlılık vardır. Ne zaman endişe duyarsak mutsuzuzdur.Aklımız karışır, her faaliyet aklı daha da karıştırır, akıl ne zaman hızlı ise bu endişedir. Bu da mutsuzluktur. Gnana yoga derki aklın sakinliği mutluluk deneyimimizdir. Uykularımızda hepimiz mutluyuzdur. Bu aklın sakinliği değimli? İlk olarak bu durumu gözlemleriz. Uykuya geçmeden bir dakika önce uyanıksınız, her şey uykuya dalmak için normal. Bir dakika sonra uykuya daldınız. Uykuya dalmadan önce ve daldıktan sonra da her şey aynısı olarak devam eder. Aklınız uykuya dalmadan önce aktif, uykuya daldıktan sonra akıl aktif değildir.

Upanişhad’a göre uyku içinde aklın sakinleşmesi neşedir. Aklın sakinleşmesi bize yalnız mutluluk değil aynı zamanda enerjide verir. Uykuda gençleşir, iyileşiriz. Aklın sakinleşmesi de mutluluk demektir. Uyku bizim elimizde değildir. Uyumak istediğimizde uyumaz, uyumamamız gereken zamanda uykumuz gelir. Uykumuz geldiğinde aklımız sakinleşir. Aklımızı sakinleştirmek bizim elimizdedir. Aklımızı sakin, sessiz hale getirdiğimizde mutluyuzdur.

Akıl sakinliği olan mutluluğa saadet diyoruz. Mutluluk bizim psikolojimizdir. Mutluluk Aklın sakinliğidir. Bu da dünyanın ihtiyaç duyduğu şeydir. Bu dünyada bilgi gibi bir başka saflaştırıcı yoktur. Yoga’da mükemmeliyete ulaşan kişi bu bilgiye ulaşır, ve buna ulaştıktan sonra, yüce huzura erer ve samadhi yolunda emin adımlarla ilerlemeye devam eder.

SEVGİLERİMLE,
BANU DEĞER.

Karma Yoga 3

KARMA YOGA İLE İLGİLİ YAZILMIŞ ,SON DERCE BİLGİLENDİRİCİ VE GÜNLÜK HAYATTAN ÖRNEKLERİN OLDUĞU DEĞERLİ BİR YAZI………….

 Ishavasya Upanishad en önemli on Upanishad’tan biridir. Karma Yogayı gerçekten ilk olarak tasvip eden Upanishad’tir. Bhagavad Gita’da Karma Yoga ‘dan ayrıntılı bir şekilde bahseder.”Karma” “yapılan iş” “Yoga” ise “aklın huzuru” anlamına gelmektedir. Yani Karma Yoga yaptığımız işlerle aklın huzuruna sakinliğine erişme yöntemidir. Fakat Karma bazen farklı anlamlarla da kullanılır. İnsanlar Karmayı geçmiş aktivitelerimiz ve onların etkileri olarak ima ederler. Bir şeyin karmik olduğunu belirtirken ; mesela neden Türkiye’ de doğdum neden Amerika’da değil? gibi.Bu benim karmik durumum denir. Veya neden hep acı çekmeliyim? Bu da karmiktir. Ama ne zaman müthiş bir haz ve mutluluk duyarız, o zaman bu karmik değildir. Ve kolaylıkla deriz ki; “Çok çalıştım çok çabalayıp kazandım bütün eforumu bu işe sarf ettim.” Halbuki ıstırap çekme durumunda veya herhangi bir kötü sonuçta bu karmik oluverir. Bu yüzden karma çok yakın şekillerde kullanılır. Yani temel olarak karmanın ne olduğunu iyi anlamamız gerekli.

İkinci durum da karmanın bizi nasıl aklın huzuruna götürdüğüdür. Bütün acılar , rahatsızlıklar ve stres karmadan meydana gelir.Hissettiğimiz aktivite rahatsızlığa neden olur. Bu nedenle insanlar “aklın huzuru” denince bunu her işi bırakmakla eşdeğer tutarlar.Aklımızı sakinleştirmekten bahsettiğimizde dinleyiciler hemen tepki verip “Aklımı sakinleştirirsem nasıl çalışırım? Nasıl olur da işlerimi sükunet içinde ilerletebilirim?” gibi sorular sorarlar. Ama bu demektir ki karma bizim problemlerimize neden olan eylemdir ve bu aktiviteyi bırakmak da söz konusu değildir. Öyle ise işle bütünleşmiş bir durumdayken sakin bir akla sahip olmak mümkün değildir. Temel olarak anlayabildiniz mi? Bu Karma Yoga’ nın bizi yönlendirdiği ilk sırdır. Problem olan eylem değildir. Problem başka bir şeydir. İsterseniz bir hikayeden küçük bir örnekle konuyu tasvir edelim.

Yoganın düşüncesi bir şeyi olağanüstü şekilde yapmaktır. Büyüleyici bir şey olmalı. Nasıl olur da basit bir şekilde yapılan aktivite bize yoganın yararlarını sağlatabilir? Nitekim bize yoganın yararını veren şeyler insani olarak imkansız görünen sert disiplin , acı veren vücut ve zihin egzersizleridir, acı yoksa kazanç da yok durumu. Sıradan bir aktivite bize nasıl yarar sağlayabilir ki?

İşte size yapmayı beklediğiniz şeyin o kadar da insana aykırı bir şey olmadığını göstermek için klasik bir hikaye :

Yoga Normal Bir İş Olabilir Bir gün Kaushik adli bir aziz ormanda bir ağacın altında derin meditasyon halindeymiş. Ağacın dallarında bir kuş kendince olağan sesler çıkararak ötüyormuş. Bilge Kaushik meditasyon sırasında kusun sesinden çok rahatsız olmuş ve büyük bir sinirle kusa yakıcı gözlerle bakmış. Bu çok kızgın bakışlar kuşu yakmış ve kuş ölüp yere düşmüş.

O anda Kaushik kuş için kendini üzgün hissetmiş , diğer taraftan da meditasyon sırasında sahip olduğu güce şaşırıp kendiyle gurur duymuş.Meditasyonu sona erdirildiğinde kendini aç hissetmiş. Yiyecek bir şeyler istemek için yakındaki bir evin önüne kadar gelmiş. O günlerde derin meditasyona bağlı olan spirituel rayıcıların ihtiyaçlarını karşılamak geleneksel olarak toplumun sorumluluğuymuş. Fakat bunun kibirle değil alçak gönüllülükle yapılması gerekirmiş. Aziz ön kapıda beklerken evin hanımı azize hizmet etmek üzere tüm saygısıyla yanına gelmiş. Ama aynı anda evin kapısından içeri kocasının girdiğini görmüş. Bir sofu kadının değişmez görevlerinden biri eşine hizmettir. Bu yüzden azize ” Efendim, size hizmet etmeyi gerçekten çok isterim.

Lütfen bana on dakika müddet verin esimle ilgileneyim sonra size gereken hizmeti edeyim” demiş. Kaushik bu sözlere hiddetlenmiş. “Nasıl olur da sıradan kocasına hizmet edip burada duran büyük güçlere sahip yogiyi ihmal eder” diye düşünmüş fakat kendini kontrol edip kadının gelmesini beklemiş. Kadın içeride beklediğinden biraz daha fazla kaldıktan sonra yanına gelmiş ve özür dileyerek “Sizi beklettiğim için çok üzgünüm efendim” demiş . Fakat Kaushik in siniri yatışmamış. Kadın sürekli özür dilemeye devam etmiş ama kibir merhametle davranmaya engel olmuş.

Azizin değişmemesine ve ısrarına karşı kadın olayın kasıtlı olmadığını ve durumu dönüştüremediğinden “Efendim bu kızgın bakışları bırakın artık” demiş ve eklemiş “Ben sizin ormanda bu bakışlarla yaktığınız kuşa benzemem”.

  Kaushik duydukları karşısında şok olmuş.Çünkü bunları ormanda ondan ve kuştan başka gören olmadığına eminmiş. Nasıl olur da bu kadın yogik güçleri olmadan bunu bilebilir diye düşünmüş. Demek ki bu kadının güçleri kuşu yakan Kaushik in güçlerinden daha da üstünmüş. Bunu anlayınca aziz ,kadının ayaklarına kapanıp özür dilemiş ve ona bu güçlere sahip olmak için nasıl yogik çalışmalar yaptığını sormuş. Bunun üzerine kadın sade bir gülümsemeyle; “Hiç bir spirituel çalışma yapmıyorum, yaptığım sadece evimin gerektirdiklerini büyük bir itina ve özenle yapmam” demiş. Ama Kaushik buna inanmamış ve kadının ondan sakladığını düşünmüş. Bunun üzerine kadın ona eğer daha fazla bilgi istiyorsa yan kasabada bulunan gurusu Dharma Vyaadha’ ya gitmesini söylemiş.

Bunun üzerine Kaushik büyük bir ashram gibi bir şey bulma umuduyla kadının söylediği guruyu aramak için yan kasabaya gitmiş ve etrafa bakınmaya başlamış. Fakat şaşırtıcı bir şekilde beklediği gibi herhangi bir yerle karşılaşmamış. Sonra birden üzerinde Dharmavyaadha Kasap Dükkanı yazılı bir dükkan görmüş. Fakat bunun o olamayacağını çünkü böyle büyük bir adamın et satamayacağını düşünmüş.

Dükkanın önünde tereddütlü bir şekilde dururken içerden bir adam onu çağırmış ve “Merhaba beyefendi. Sanırım siz yan kasabadaki bayanın tavsiyesiyle beni bulmaya gelen Kaushik olmalısınız. Ben aradığınız Dharmavyaadha yım.” demiş. Kaushik in tam anlamıyla dili tutulmuş.Nasıl olur da yalnız onun ve kadının arasında gecen şeyi bilebilir diye donakalmış.

Sessiz ve şaşkın bir şekilde beklerken adamın et kesip para toplamasını izlemiş ve paraları saymasına bakmış. Adam işini bitirdikten sonra paralarını saymış toplamış ve Kaushik’i alıp evine götürmüş. Orada ailesiyle ilgilendikten sonra sormuş “Evet beyefendi sizin için ne yapabilirim?”

Adamın bu bilgeliğini ve yaptıklarını gördükten sonra Kaushik sormuş; “Efendim böyle büyük bir üstat olmak için ne gibi sadhana ve çalışmalar yaptığınızı öğrenebilir miyim?” Dharmavyaadha cevaplamış: “Ben sadece yapmakla yükümlü olduğum görevleri özenle ve gayretle yerine getiriyorum , işte benim meditasyonum bu.” İşte bu öyküden alınacak ders sıradan günlük islerimizi özel bir tutumla yapmanın hiçbir spirituel sadhanadan aşağı kalır bir yanı yoktur. Simdi mesele burada nasıl bir tutumla günlük işlerimizi sadhanalara veya spirituel çalışmalara çevirebileceğimizle ilgili!

Sevgiler
Raghuram

Karma Yoga (II)

Simdi vereceğim anekdotla tutumların, işlerin görünüşlerini nasıl
değiştireceğini görelim.
Doğru Tutum Bir İşi İbadete Çevirebilir
—————————————
Bir köyde inşa edilmekte olan bir Tapınak ve bu inşaatta
taşları yontup kırarak muhteşem heykeller ortaya çıkaran birçok işçi varmış.Bir gün bir ajanstan muhabir gelip çalışanlarla röportaj yapmak istemiş. İlk önce gittiği bir çalışana sormuş “Burada ne yapıyorsunuz?” Adam büyük bir öfkeyle yanıt vermiş “Görmüyor musunuz ne yaptığımı işte taş kırıyorum. Hem de çok sert taşları.Ellerime bak ne hale geldiler. Kıpkırmızılar. Taş dövmek cehennem gibi bir şey. Bir delik bulup kaçabilsem keşke ama nerde !Şef sürekli kafamda bana bakıyor. Bütün bu iş cehennem gibi. Bir de bana soruyorsun bu iş zor mu diye? Bu iş tam bir bela. Sanki lanetlendim bu işi yapmak için. Keşke bir an evvel bu sefil işten kurtulabilsem!” Muhabir yeniden bir soru yöneltmiş “Taş kırıp dövdüğünüzü anladım fakat burada inşa edilen nedir?” Adam “Bu saçma sapan yolu niye yapıyorlar anlamadım , zaten beni hiç alakadar da etmez.” demiş.

Sonra muhabir bir diğer isçiye gidip sormuş “Ne yapıyorsunuz?” Adam cevap vermiş “Ben taş kesiyorum. Bu benim işim. Sekiz saat çalışıp 10 dolarımı alırım. Benim karım çocuklarım var. Bu benim sorumluluğum. Çoluk çocuğuma bakmak zorundayım. Bu benim sadece görevim.” Kadın sormuş “Burada ne inşa olduğunu biliyor musunuz?” “Evet bir tapınak olduğunu söylediler. Bütün işi bir tapınak için yapıyoruz. İsterse hapishane olsun benim için fark etmez. Ben sekiz saat işimi yapar on dolarımı alırım. Başka da işim olmaz.”
Sonra kadın üçüncü adama gider ve sorar “Burada ne yapıyorsunuz?” Adam cevap verir: “Ben bir Tapınak inşa ediyorum. Bu köyde yıllardır bir tapınak yoktu. Ne zaman bir festival olsa bütün insanlar yan köye giderlerdi. Benim büyükbabam denedi ama bütün hayati boyunca başaramadı. Babam da çok çabaladı ama bir tapınak inşa edilemedi , hep bir rüya olarak kaldı. Benim zamanımda da olmayabilirdi belki ama Tanrının lütfuyla bu Tapınak benim zamanımda inşa ediliyor.

Biliyor musunuz taşa vurduğum her an muhteşem bir melodi çıkıyor. Bakın burada her şey tapınak inşaatı başladığından beri bir festival gibi. Bu tapınak bütün köyü bir araya getirdi. Bu uykulu halk bir anda festival oduna geçti.” Muhabir sormuş “Burada ne kadar çalışıyorsunuz?” “Neden soruyorsunuz ki? Kalkar kalkmaz buraya gelirim ve taşları kesmeye başlarım. Burada yerim içerim, her şeyimi burada yaparım. Eve gittiğimde , yattığımda ,hatta rüyamda bile taş keserim ben. Bu gerçekten çok mutluluk verici bir şey benim için. Bu benim hayalim” Muhabir sormuş “İnşaat ne zaman sona erecek?” “Neden bana bunu soruyorsunuz ? Ben bu tapınak inşaatının bitecek olmasına son derece üzülüyorum. Keşke daha çok uzun sure hünerlerimi bu tapınağın etrafında gösterebilsem. Bu bir kutsanmışlık.” Eğer yapılan işe bakarsanız , üç insanda aynı işi yapmakta, fakat birincisi için bu bir cehennem , ikincisi için bir görev, ödev,oysa ki üçüncüsü için bir kutsama. Eğer işin doğal olarak iyilik ve kötülük nitelikleri varsa, o halde bu üçü de ayni şeyleri hissetmeliler. Ama bu realite değil. İş kendi başına bu nitelikleri taşımaz. Peki bu kadar büyük farkları yaratan nedir? Aklımızı rahatsız eden iş değildir, bu bir hiledir. İş dışsal bir şeydir. Davranışlarımız içseldir. İş dünyaya aittir. Davranışlarınız ise size.

İşleri değiştiremezsiniz , çünkü onlar dış dünyaya bağlıdır. Değişmek isterse değişir. Ama işin arkasındaki davranış ve tutumlar sizin elinizdedir. Kesin bir tavır işinizi perişan bir hale çevirebilir ya da onu mutluluk verici kılar. Tutumlarınızı değiştirin ve spirituel bir hale gelin. Eğer doğru tutumlar sergilemiyorsanız spirituel değilsinizdir.

Sizin spirituel olup olmadığınızı belirleyen iş değildir. Bu konu derinlemesine anlaşılması gereken bir durum. Nitekim Hint felsefesinde buna örnek bir çok hikaye bulabilirsiniz. Bir kadın sıradan bir fahişe olabilir ya da olağanüstü bir azize. Bunun sebebi onun yaptığı iş değildir, sergilediği tutumlardır. Davranışlarınız sizin elinizdedir ve bunları istediğiniz gibi değiştirebilirsiniz.

Kimse herhangi bir tutum için sizi zorlayamaz. İnsanlar sadece sizin davranışlarınıza tesir edebilirler. Ama yine de nasıl davranacağına karar verecek olan sizsiniz , ve doğru davranışlar size yoga düşüncesinin içine girmekte yardim eder.
Sevgiler,
Raghuram.

Karma Yoga (III)

Ne Yaptığınıza Karsı Nasıl Yaptığınız
—————————————————–
Bu yönden baktığınızda yoga bazı bedensel duruşlar yapmak değildir. Birçok şekillerde kıvrılabilen eğilebilen güzel vücutlu insanlar gördüm ama kendi davranışlarını eğip bükemiyorlardı Sonsuza dek nefeslerini tutabilirlerdi ama açgözlülüklerini kibirlerini vs. çok çok az.
Simdi yoga nedir ve ne değildir? Yoga gibi görünen bir şey aslında yoga olmayabilir.Karşı karşıya geldiğimiz, doğru davranışlar içinde bulunamayan bir çok yoga öğretmeni var. Çok güzel eğilip bükülüyorlar fakat doğru duyularda yogiler değiller çünkü davranışları doğru yolda değil. Yani karma yoga bizim dışarılarda yaptığımız işler değil. Aslında işin arkasında olan bizim davranışlarımız. Sizi aklın sakinliğine götüren davranış doğru bir davranıştır. Zihnimize acı getiren bir davranış yogik bir davranış değildir. Sadece dünyevi bir davranıştır. Bizim Prashanti’de çok güzel bir asramimiz var.

İnsanlar orda güzel aktiviteler yaparlar. Ama bazen yanlış davranışlar sergileyen insanlar görebilirsiniz. Bu her yerde olabilir ve olmakta. Eğer bir insan ona gerçekten yardım edebilecek bir şeyin kapısına kadar gelmişse ve ondan yararlanamıyorsa bu yemek dolu kaşığı ağzına kadar götürüp burnuna sokmaya benzer. Acı çekersin. Buna sebep olan yaptığın iş değil sen ve senin davranışlarındır. Eğer doğru tutum alırsanız , yaptığınız iş sizi aklın huzuruna götürebilir. Ama doğru tutum yoksa ortada iş size bir baskı gibi gelir. Gelin size farklı tutumlar elde etmek için bazı ipuçları vereyim. Bir kere derinlere giderseniz karma yogayı anlamak için yüzlerce şey bulursunuz , ama zaman kısa olduğundan belki birkaç şeyi tartışabiliriz.

Eğer aktiviteyi göz önüne alırsanız, ilk adımda bazı aktiviteler diğerlerine zarar verebilir veya rahatsız edebilir. Sonra o insanlar intikam için beni rahatsız edebilirler. Ben birini incitirsem , o insan da beni incitir. Ben birine yalan söyler, yanlış yollara yönlendirirsem ,o da bana aynısını yapar.Böylece ben acı çekerim. Ve derim ki “Bak ben acı çekiyorum!” Sonra biri bana sorar: “Neden acı çekiyorsun?” “Ben birine zarar verdim o da beni rahatsız ediyor” Buna çözüm olacak basit bir yol ‘Başkalarına kötülük yapmayın’ Eğer siz kötülük yapmazsanız onlar da sizi rahatsız etmez. Bu ayrıca spirituel bilgi de gerektirmez. Çok basit ve ahlaki bir bilgi. Çok basit bir dille şöyle denir “Başkalarına iyi olun kötü değil , doğru olun yanlış olmayın , yardım edin incitmeyin.” Bu bir öğrenim gerektirmez.

Fakat burada anlamamız gereken ince bir nokta var. İncitmemeliyiz , ama sadece karşımızdaki için değil. Sizin yaptığınız size geri dönecektir.Bu psikolojik kanunlardan biridir. Psikolojik kanunlar der ki etki-tepki, sebep-sonuç , eşit-karşıt. Sebep ve sonuç akraba gibi bağlıdır. Küçük bir örnekle eğer kötü bir şey yersem , midem rahatsız olur. Bu çok basit bir psikolojik kanundur. Basit bir şekilde anladığımız bu kanun bize yaptıklarımızın sebep ve sonuç ilişkisi olduğunu söyler. Bunun adi ADHI-BHUTA’dir

Ektiğini Biçersin
————————-
Yaptığım her şeyin yararlarını , sonuçlarını alırım. Kötü bir şey yaparsam kötü bir sonuçla karsılaşırım . Eğer sekizinci kattan atlarsam , ya ölürüm ya da bir yerimi kırarım. Tanrı niye bana nazik davranmadı diyemem , Karmamın kötü olduğunu söyleyemem. Kimseyi suçlayamazsınız. Yanlış yaptınız yanlış sonuçlar aldınız. Bu bir fizik kanunudur. Sebep ve sonuç birbiriyle ilişkilidir.

Mantık olarak bu tamam. Ektiğini biçersin. Bu Karma Yoga’ daki çok basit şeylerden biridir. Kimseye kötü bir şey yapma. Hatta düşünme bile. Bu bir sekme etkisi yaratabilir. İyi şeyler yapmaya çalış. Ama bundan sonra diğer soru gelir “Her zaman iyi şeyler yapmaya çalışıyorum ama sonuçlar kötü oluyor” Bu ihtiyatsızca araba kullanan birine benzer, ya da yanlış yolda giden bir adamın kaza yapmasına. Yanlış yaptı ve sonuçlarını aldı. Yani basit olarak yanlış yolda araba kullanma. İhtiyatsız araba kullanma sonunda kaza yapmazsın. Ama ben doğru yolda kullanıyorum , ve ihtiyatsız da kullanmıyorum karşıdan gelen adam bana çarpıyor.O yanlış ve incindi ama ben niye acı çekmeliyim?Ben ne yanlış yaptım? Bu ne demek oluyor? İyi oldum ama kötü sonuç aldım. Bu bizim karsılaştığımız bir durum. Acı çeken iyi bir insansa hep su soruyu sorar, “Neden iyi olmama karşın açı çekiyorum?”

Simdi bu görüşü göz önüne alalım. Kaza bir fizik kanunudur. Bunun bir fizik kanunu olduğunu söylediğimiz anda ; sebebi ve sonucu olur. Sen fiziksel olarak incindin, yani basitçe bir sebep sonuç ilişkisi var. Fizik kanunlarına bağlı olarak iki boyut olabilir. Birincisi fiziksel olarak iki araba çarpışır ve ben yaralanırım. Bu sizin doğru veya yanlış yönde olduğunuzu düşünmez. Fiziksel olarak iki araba çarpışmış ve kaza olmuştur. İkinci boyut ince bir noktadır.Her şeyi doğru yaptıysam neden ben acı çekmeliyim? Bu şans olarak adlandırılabilir ki bunda sizin doğru veya yanlışlığınızın hiç bir payı yoktur. Bu sadece talihtir. Ama bu açıklama bizim iç gözlemimize yardım edemez ve olan her şeyin bir şans eseri olması bizim bu konularda hiçbir özgürlüğümüzün olmaması anlamına gelir. Bu konuya farklı bir bakış açısı da ha vardır. Bu bir fizik kanunu olduğuna göre bunun içinde bir sebep sonuç ilişkisi bulunmalıdır. Yani bundan daha önce yaptığınız bir şeyin sonuçlarını şimdi alıyorsunuz diyebiliriz! Sebep ve sonuç yakın zaman içinde meydana gelebilir. Ama çoğu zaman uzun bir farkla meydana gelebilir , ya da sebep ve sonuç birbirinden çok uzak olabilir. O kadar uzak olabilir ki algılarınız ona yetişemeyebilir.

Hafızamız ve algılamamızın kesin limitleri ve sınırları vardır. Genelde otuz kırk yıl önce neler yaptığımızı bilmeyiz. Nitekim , dört yaşındaki fotoğraflarımıza baktığımızda kendimizi tanımayız. Şaşırırsınız “Bu ben miyim?” diye. Yani hafızamız o kadar ilerilere gidemez. Hafızamızın o kadar ilerilere gidememesi yer alan olayların varolmaması anlamına gelmez. Sebep ve sonuç hafızanızın da ötesinde olabilir ,ama ilişkilidir. Eğer bir mango tohumu ekerseniz, meyve almanız on iki yıl kadar sürer. Ektiğiniz tohumun muhteşem lezzetli bir mango olacağını düşünebilirsiniz.

Ama meyve almadan farkı anlayamazsınız. On iki yıl sonra ağaç meyve verir ve inanılmaz berbat bir tat ortaya çıkar. Sonra söylenmeye başlarsınız “Ben muhteşem bir mango tohumu ektim ama çok kötü bir meyve aldım” diye. Bu nasıl olabilir? Ne ektiyseniz onun meyvesini aldınız. Bu kanun ihlal edilemez. Sizin hafızanız onu hatırlamaya yeterli değil diye sebep orada yok olamaz.Bu bir fizik kanunudur ve ne istisnası ne de itirazı olabilir.

Afrika’ da duyduğum bir kabile var. Bazı yerel genetik durumlardan dolayı bu kabile insanları altı aydan öncesini hatırlayamıyor. Sadece altı ay içinde olmuş olayları akıllarında tutabiliyorlar , ve bunun öncesinde ne olduğuna dair hiç bir fikirleri yok. Seks ve çocuk yapmaya gelince de dokuz aylık bir period olduğundan çocuğun Tanrı ‘dan geldiğini seksinde hayatin başka bir parçası oluğunu düşünüyorlar. Bu sebep sonuç ilişkisinin olmadığını göstermiyor sadece bu ilişkinin hafızanın öncesinde yer aldığını gösteriyor. Hint felsefesine göre sarf ettiğiniz eforların sonucunu sadece bu yasamda değil bundan sonra da alabilirsiniz. Tohumları simdi ekiyorsunuz ama meyveleri sonradan biçiyorsunuz.

Bu sonra bu hayatta da olabilir belki bir dahakinde de. İşte bu karma diye adlandırılır. Yani Karma deyince başka biri sorumlu olamaz sorumlu olan sizsinizdir. Sonra öğrenci bu hipotezin yararları nelerdir diye sorar. Bu bilgiden nasıl faydalanabiliriz? Bu bilginin sonucunda anlayacağımız , kötü bir şey olduğunda başka birini suçlamayın.Biliriz ki bize meyve veren kendi yaptığımız eylemlerdir. Şimdiye kadar yaptığımız her eylem ve davranışın ardından sonunda ne meyveler alacağımızı düşünüyorduk. Yani şimdiden sonra nasıl bir eylem yaparsak yapalım kimseye kötülük gelecek bir şey planlamayalım ki geleceğimizi ıstırap olmadan yaşayalım.

Karma yoga (IV)

Buddha’nın Hikayesi
——————–
Bir gün Buddha bir evin önüne gidip yemek rica etmiş. O zamanlar Hindistan da spirituel hayat surenler için bu normal bir şeymiş. İstekleri çok az sadece biraz yemek ve giyecek birkaç parça bir şeymiş. Fazlalık hiçbir şeyleri olmazmış. Buddha büyük bir kralken bir sanyasin olmuş. Tüm ihtiyacı sadece birkaç lokma yemekmiş. Sanyasinlerin yemek pişirecek evleri yokmuş çünkü bu bağlılık oluştururmuş. Yani kültüre göre bu insanlar evlere gidip yiyecek isterlermiş. Buddha bir eve gidip yiyecek istemiş. Ev hanımı da kültürlerine saygılıymış ve hizmet etmek için kapıya gitmiş. Kapıyı açtığında iyi yapılı gürbüz sağlıklı 40 yaşlarında bir adam görmüş. Belli ki onu tanımamış ve sinirlenerek Buddha ya bağırmaya başlamış. “Neden yemek dileniyorsun sen? Çalışıp kazansana. Neden bir yerlerde çalışıp kendi yemeğini kazanmıyorsun? Neden dileniyorsun ki? Seni tembel herif” Bağırması bittikten sonra kadın kapıyı Buddhanin suratına çarpmış. Buddha nın müridi Ananda olanları duymuş ve çok sinirlenmiş. Buddha ya “Neden sessiz kaldınız? Siz buraların kralısınız. Eğer o kadın yemek yiyorsa sizin lütfunuzdur. Neden size bağırmasına izin verdiniz?” demiş. Buddha gülümsemiş. “Belki ona bundan önceki yaşamlarımdan birinde bağırmış olabilirim. Şimdi bu borcumu ödediğim için çok mutluyum. Ona simdi bağırmak istemiyorum, yani yeni bir denge yaratmadım. O bana bağırdı ve ben uzaklaştım , artık huzurluyum.
Adhi Bhuta, Adhi Daiva
———————-
Bu bize temel olarak birinin davranışlarının nasıl değişebileceğini gösterir. Yani Karma felsefesi kimseyi suçlamaz ama insanin geleceğini nasıl çizdiğini gösterir. Bu insanı büyük ölçüde rahatlatır. Buna adhidaiva denir. Birinci adhibhuta da , başımıza gelen şeylerden kendimiz sorumluyuz çünkü hemen veya yakın gelecekte bunları görüyoruz hafıza sınırlarımız içinde . İkincisi ise adhidaiva , bu hafızamızın ötesinde, belki bu hayatımızda belki de bundan öncekilerde ama yine biz sorumluyuz. Üçüncüsü adhyatma . Bhagavat Gita bundan kendi doğamız olarak bahseder. Adhibhuta spirituel değildir, adhidaiva da değildir ;çünkü bunlar sebep ve sonuç ilişkilidir yani bağlıdır. Halbuki adhyatma spiritueldir, ve bu spirituel güç bizim kendi doğamızdır. Peki bu nedir?

Bu üç güç her aktivitenin bir öğesidir. Birinci öğe ‘doğru yaparsan , doğru sonuç alırsın’ İkincisi ‘Yarar sağlarsınız geçmişten gelen sonuçları olduğu gibi alırsınız, Bilinçli olarak karmanıza kötü sonuçlar doğurabilecek şeyleri elemelisiniz’ .Üçüncüsü ve en önemlisi ise adhyatma ,yani bize ne olursa olsun özgürlüğe psikolojik olarak sahibiz. Endişelenmek veya endişelenmemek bizim elimizde. Rahatsız olmak veya olmamak da, ve bu spirituel güç bizim içimizde. Hepimiz buna sahibiz. Bu bizim doğamız ve adi swabhava. Bir durum kötü olabilir , ama bu durumu nasıl kendi ellerime alabilirim. Bu durumdan rahatsız olma k veya olmamak. İşte bunu doğru yolda kullanmalıyız. Kadın bağırdı, ama ona gülümsendi bu buddha nın özgürlük çalışmasıdır.

Bu bizim içimizdeki spirituel bilgeliktir. Eğer bunu elinize alırsanız , sizi ne rahatsız edebilir? Bu dünyada sizi rahatsız edebilecek hiçbir şey yoktur. Eğer biri sizi incitirse , siz bu bilgelikle donatılmışsanız ona gülümseyebilirsiniz. Eğer biri yanağınıza tokat atarsa; siz öbürünü dönebilirsiniz. Bu özgürlük bizim içimizde. Eğer bunun yüzde birini uygulayabilirseniz, içinizde yüzde birlik bir aziz olur. Siz de bir Buddha olursunuz ; siz de bir an için İsa olursunuz. Ve bu bizim özgürlüğümüzdür. Bu Karma Yoga dir. Eğer biz hep iyi olursak kötü şeyler yapmazsak sonunda acı çekebiliriz. Bunun s ebebi yaptığımız iyi şeylerin sonuçlarını beklememizdir. Eğer beklediğimiz iyiliği alamazsak ıstırap çekeriz. Bu öğrenciler tarafından işaret edilen ikinci noktadır. Şimdi size gerçek hayattan bir olay daha anlatayım.

Hindistan’daki Madras i bilirsiniz. Bir gecekondu mahallesi vardı. Bu gecekondularda insanlar genelde evlerini temiz tutmazlardı. Oralarda gerçekten iyi şeyler yapmak isteyen bir grup genç, insanların ne kadar kirli olduklarını gördüler. Yapılacak çok iş vardı ve onlar da yardım etmeye karar verdiler. Sokakları evleri temizlediler ve insanlara nasıl temizleneceklerini, hijyenin önemini öğrettiler. Bütün çöpleri topladılar attılar , çocuklara banyo yaptırdılar. İşleri bittiğinde her şey temiz ve derli topluydu. Günden geceye çalışıp doğru işler yaptıkları için mutlu oldular ve iyi işler başardıklarını söylediler. Akılları huzur buldu.

Aynı genç grup bir sonraki hafta aynı yeri görmek için tekrar geldiler ve her şeyin bir haftada eski haline döndüğünü gördüler. “İnsanlar bir kerede öğrenemeyebilirler, belki iki üç hafta daha bunu yaparsak onlara yavaş yavaş öğretebiliriz” diye kendilerini teselli ettiler. Sonraki çarşamba bütün işi tekrardan yaptılar. Her yeri temizlediler , çöpleri attılar, çocukları yıkadılar. Herkes son derece mutlu oldu. Sonraki hafta tekrar gittiklerinde her şey yine ayniydi, ama yılmadılar hevesliydiler. Her şeyi yeniden yaptılar. İnsanlar mutluydu , öğrenciler mutluydu ve gittiler. Bir sonraki çarşamba şehrin başka bir yerinde bir takım problemler vardı. Buraya gitmek zorunda olduklarından bir-iki hafta oraya gidemediler. Bunları hep mutlulukla yaptılar. Sonra tekrardan o mahalleye gittiklerinde sakinler onlara kızarak sordular “Geçen hafta ne oldu ? Neden temizliğe gelmediniz?”

İşte simdi hayal kırıklığına uğrarsınız. Kendi kendinize dersiniz ki “Onlara güzel şeyler öğrettim , iyi olmaya çalıştım, ama bu iyilikler iyi sonuç vermedi. Sonuçlar ortaya çıkmadı. İnsanlar bunu fark edemedi” Bu bizi hayal kırıklığına uğratır. Yaptığımız iş yapmadı ama iyi sonuç alamamak hayal kırıklığına uğrattı. Bundan son normal olarak işi suçlar ve bu işi bizi hayal kırıklığına uğrattığından dolayı yapmayı keseriz. Şu inceliğe bir bakin. İş kendi başına sizi hayal kırıklığına uğratmadı , çünkü ilk hafta ondan hoşlandınız, ikinci hafta da hoşlandınız, ve şimdi bu bir hayal kırıklığı haline geliyor. Eğer sizi hayal kırıklığına uğratan iş olsaydı bunun hep olması gerekmez miydi? Nasılsa baştan mutluluk veren şey sonradan hayal kırıklığına dönüşüyor!

Eğer iş hayal kırıklığı yaratıyorsa neden bastan haz veriyor ve şimdi veremiyor?
İş kendi başına hayal kırıklığı yaratmaz, ama bunu yaratan başka bir şey vardır; bu sizin sonuç beklentilerinizdir. Beklentilerimiz bize hayal kırıklığı yaşatır. İşimizi iyi bir tavırla yaparız, ama beklenti kötü olan tavırdır. Bu yüzden Krishna bize bu altın öğüdü vermiştir : İşin meyvelerinden vazgeçin “Ma phaleshu kadaacana” Sonuçları arzulamaktan vazgeçin. İçimizde hemen bu düşünce için isyankar bir hal belirir. Eğer beklentimiz olmazsa sorular yükselir, o zaman neden iş yapıyoruz veya neden yapmak zorundayız? Burada işin doğasını derin bir perspektifte anlamamız lazım.

Yakından baktığınızda iyi işler yapmak için iyi maksatlarımızın olduğunu görürsünüz. Eğer orda değilse demek ki siz spirituel bilgi için uygun değilsiniz. Spirituellik siz kötüden iyiye yönelmezseniz ortaya çıkmaz! Ve küçük bir manevi eğitim sizi kötü yapanlardan ayırıp iyilerin yanına almakta yeterlidir. Bu yüzden spirituel insan iyi olmaya vesile olmalıdır. Planlar ve bunun için çalışır. Bunu yapmaya başladığından itibaren bundan zevk alır. Kötü işin arkasında intikam ve kin vardır ve bu insanı sakatlar ve acı verir. Kötü işten arındığında insan bütün negatifliğinden de arınır. İyi şeyler yaparsanız mutlu olursunuz.

Yani iç dünyanızda mutluluğu yakalarsınız. Ama devam ettiğimizde sonuçlar bekleriz. Beklentiler dışsaldır, yaptığınız işten aldığınız haz ise içsel ve tatmin edicidir. Ama dışarıya odaklanırsanız rahatsız olursunuz. İçinize odaklandığınız surece mutlusunuzdur. Dışarıya odaklanmaya başladığında mutsuz olursunuz. Bu sebepten beklentileriniz sizi dışarıya döndürür.. Eğer beklediklerinizi alamazsanız endişeli ve hayal kırıklığına uğramış olursunuz. Yine de itiraz sürer. “İyi işler yaptım ve sonuçları iyi olmalıydı” dersiniz. Neden hata olduğunu düşünüp endişelenirsiniz. İyi yapılan işlere inancınızı kaybedersiniz. İyi iş iyi sonuç vermedi gibi görünür.

Lütfen şunu anlayın ki iyi yapılan işle ilgili bir sorun yoktur ve iyi iş her zaman sonuç alır. Belki siz göremeyebilirsiniz. Evet , yapılan işin sonucu vardır. Siz sonuçları almazsınız. Sonuçlar size ait değildir. Sonuçlar işin kendisine aittir. Meyveler köklerindir. Ne ekersek onu biçeriz ve meyve köklere aittir size değil.
Sevgiler,

Karma yoga (V)

İyi Eylemin İyi Sonuçları Vardır
———————————
Sizi temin ederim ki her iyi işin iyi meyvesi vardır. Ama sonuçlarını bugün göstermeyebilir. Görmüyor musunuz iyiliğin iyi eylem akışı vardır. İnsanlar iyi işler yaptılar çünkü iyi sonuçlar beklediler. Aslında insanlar iyi isler yapabilmek için çok korkunç engellerle karsılaştılar. İyi işler yapan insanlardan birine zehir verdiler biri ise çarmıha gerildi.Yine aktivite iyiyse bir gün iyi meyveler verecektir. Isa yaydığı şefkat merhamet yüzünden çarmıha gerildi. Eğer yaptığı işi ve sonuçlarını bekleyip beklemediğini göz önüne alırsak Isa başarısız olmuştu , ama bakın iki bin yıl sonra ne oldu? İnsanlar onu takip ediyorlar. Ona içten bağlılar. Yaptığınız herhangi bir iyi iş hiçbir zaman kayıp değildir. Bir gün mutlaka meyve verir. Belki siz orada olmayabilirsiniz. İçinizde bunun için üzüntü olmamalı. Çabalarınız iyilik için gerçekleşmeli.

Krishna bundan beş bin yıl önce Gitayi Arjuna’ya verdi. Yine de Arjuna bundan tatmin olmadı ve yenilenemedi. Eğer Krishna sadece Arjunayi dikkate alsaydı , Gitayi ona verdiği için perişan biri olacaktı. Ve üzüntüye kapılıp “O kadar müthiş mesajlar verdim ama kimse yararlanamadı” diyecekti. Krishna hiç bir zaman bunlara bakmadı. O iyi bir mesaj vermek istedi, ve bu yüzden bu mesaj beş bin yıl sonra hala yaşıyor.

Amerika’da psikiyatri hastalarıyla çalışıyordum. Varlıklı bir milyarder bana geldi ve psikolojik destek istedi. Ona onu çok mutlu eden bazı öğütler verdim. Sonra ona bunların eski bir eser olan Gita’ dan olduğunu söyledim. Gözleri parladı ve “Ne muhteşem bir esermiş, ne harika fikirler bunlar” diye haykırdı. Gerçekten çok mutluydu, ama bir anda huzursuzdandı ve bana “Siz bu fikirlerin Gita ‘dan geldiğini söylediniz, ama Gita bir Hindu metni ve ben Hıristiyan’ım .Nasıl olur da bunu uygularım?” dedi. Ben de “Krishna bu mesajı belli bir kesim veya insan için vermedi. Onun mesajı tüm insanlığaydı. Eğer işinize yararsa alın kullanın. Eğer sizin probleminizi çözecekse lütfen deneyin.” diye cevap verdim. Kadın bu düşünceler için çok minnettar olmuştu. Bunun insanin inançlarını değiştirmek için değil insanlığın ıstıraplarını azaltıp yardim etmek için olduğunu fark etti.

 İyiliğimiz ne bir insana ne bir kesime ne de yere bağlıdır. İyilikler insanlık içindir. İyiliğin sınırları yoktur. Eğer iyi bir iş bir insanın değişmesi için kullanılırsa artık o iyi bir iş değildir. İyi işin iyiliği ikinci planda kalır ve kendi amaçlarımız ön plana çıkar. İyi işin sınırları yoktur. Yalnız biz beklentilerimizle sınırlar yaratırız. Krishna “sonuçları düşünmeyin” derken bir sonuç olmayacağını kastetmemiş. Onun düşüncesi iyiliğin etrafına sınır çizmemekmiş. Sınırı olmayan şey ilahidir. (Ananthata=Hudutsuzluk) Bu Karma Yoga’ dır. Karma Yoga bize iyi işler yapmamızı ve sonuçlarına bakmamamızı söyler.

İyi İşteki Ego
——————–
Ama Krishnanin dikkatimizi çekmek istediği ve bizi bir adim daha öteye götürecek bir şey daha var. Herhangi bir görünen sonuç olmamasına karşın üzüntüye kapılmayın. İnanç sonucun her şekilde orada olacağıdır. Düşünmeye başladığımızdaki sakınca da şudur “Ne muhteşem, iyi bir iş yapıyorum. Hem de hiç bir beklentim yokken iyi bir iş yapıyorum.” İşte bu iyi iş egomuz haline gelebilir. Bu iyi işteki kötülüktür. Kötü iş yapan bir insan bu kötülükten bir şekilde kurtulur. Kötü iş yapan bir insan egoist değildir, ama iyi iş yapan biri olabilir. Buna dikkat etmemiz gerekir. Sen kimsin iyi iş yapıyorsun? Sen iyi iş yapamazsın. İyi iş her zaman dünyada bir yerlerdedir. Sen sadece bir yerlerde bulunan iyi işin bir parçası olabilirsin. Doğru söylüyorum. Doğru her zaman oradadır. Milyonlarca insan doğruları söylüyor ve doğrular onları destekliyor. Aynı zamanda, siz de doğruları söylüyorsunuz. Eğer iyi bir iş yaptığınızı düşünürseniz iyiliğin egosuna kapılmış olursunuz. İnce bir bakışla siz sadece bu dünyadaki iyi güçlere katılabilirsiniz. Yalan yanlış doğmadan doğruluk ordaydı. Yani doğruluk ezeli ve ebedidir. İyi iş de öyledir. Bu sürekli akan bir nehre benzer. Sizin yaptığınız iyi iş o nehre dalıp çıkan bir şey gibidir. Alçakgönüllü olun. İyi olmak için size bir şans verildiği için olun. İyilik devam ediyor, ve siz onunla ilişkidesiniz. Bunun bir parçası olduğunuz için Tanrı’ ya şükredin. Bu tavır çok tehlikeli olan iyiliğin egosunu ortadan kaldırır.

Karma Yoganın başka önemli bir durumu daha var. İyi ya da kötü bu işi yapacağım. İyi düşünürüm. İyi plan yaparım. İyi organize ederim. Birçok güzel şey yaparım. Bu ortadan kaldırılmalıdır. Bu mesajda verdiğim basit mesajı göz önünde bulundurun. Ben egoist olabilirim. Ama bir çok insan in ve Krishna’ nın da söylediği gibi bütün bilgi bilinçli veya bilinçsiz olarak bana ve de benden size gelir. Zeki olduğunuz için şanslısınız. Bu şeyleri bir araya getirebildiğiniz için şanslısınız. Nasıl olur da buna rağmen egoist olur ve bilgi sahipliğini suçlarsınız?
Bu aktivitelerden sorumlu olan birçok dış etken vardır ve bu siz verebildiğiniz için şanslı olmanızdır. Mesela, zihinsel gerilik durumunuz olsa ne yapardınız? Veya insanlar size bunu söylemeseydi, bunu yaratmış olur muydunuz? Bu yüzden aktivite yapın ama bunu arkasındaki kişi olmayın. İşin arkasında olan kişi olmadığınız için de aktiviteyi bırakmayın. Bu Karma Yoganın özüdür.
Karma yoga (VI)

Üç Guna
———-
Karma Yoganın başka bir durumu daha vardır. Karma eylem demektir. Tanrı bir çok değişik eylem yaratmıştır. Onlar eşsiz , harikulade ve farklıdır. Bütün bir evren böyle yaratılmıştır. Doğayı dikkatle inceleyin. Anlayacaksınız. Bir bitkiye bakın. Hiçbir zaman bir bitkiye sakince bakmayız. Sabırla bir bitkiye bakarsanız ne muhteşem bir olay olduğunu anlarsınız. Kökler derinlere iner, ve biz hiçbir zaman dünyadan ve yerden neyi nasıl aldığını bilmeyiz. İçerde durmadan çalışırlar. Dünyanın tamamiyle karanlık tarafındadırlar ve aldıklarını hiç kendilerine saklamazlar umarsızca verirler. Bir de gövde vardır. Bitkiyi sıkı tutarlar. Dışarıdan gelecek tehlikelere karşı sert bir yapısı vardır. Bitkiyi korur ve bu muhteşem mesajı bitkiye iletir.

Sonra üstlere gelince muhteşem yaprakları ve parlayan çiçekleri görürsünüz. Onları gördüğümüzde ne muhteşem ve güzel bir şey olduğunu düşünür ve onu sadece bir ağaç olarak görürüz. Halbuki yapraklar sadece bir kaç aylığına, sonbahar gelene kadar oradadırlar.Tekrar baktığımızda gitmiş olabilirler. Ağaç ölmüş gibi görünür, ama öldüğünde , yaprakların hepsi düştüğünde , kuru dalları orada gördüğünüzde kökler onu canlı tutmaktadır. Büyük bir sabırla bir sonraki güneşin doğuşunu beklerler. Sabırla gelecek baharı beklerler. Bitkiye büyük bir güven verirler ; Endişelenmeyin. Yine o güzel taze çiçek ve yaprakları taşıyacaksınız. Bu kökler büyük bir fedakarlık yaparlar. Bunun için her bölüm bitki içinde kendi görevini yapar.

Bitki bizim rahatımız için üç farklı duruma ayrılır. Kök , gövde , çiçek ve dallar. Bütün bitkilerde bu üç parça da onların varolabilmesi için gereklidir. Görünenin ayrı bir yeri olabilir ama köklerin zekası; gövde ve dallar hep müsaittir. Anlamak adına kimlikleri sattva, rajas, ve tamas olmuştur. Çiçekler ve dallar sattva, gövde rajas, yerin altındaki kökler ise tamas olarak adlandırılır. Bu sattva, rajas ve tamas olarak adlandırılan üç bölüm bütün yaradılışlarda vardır. Aynı tanımları ortaya konan bütün dünyada bulabilirsiniz.

Sadece bir insanoğluna bakin. Yerin hemen üstünde ayakları vardır ve bütün vücudunun ağırlığını taşır ve merdivenleri çıkmanızı sağlar. Ayaklar hiçbir zaman çok ağır olduğunuz ve hep yerde oldukları için şikayet etmezler. Ayaklar bu işi çıkar gözetmeden yaparlar. Bu bizim tamas tarafımızdır.

Vücudumuzun orta kısmı, onu bir arada tutan besinleri dağıtan ve daima kanı temizleyen tarafımızdır. Bunun adı rajas tir. Sonra kafamız, gördüğümüz, düşündüğümüz, eğlendiğimiz, planladığımız, hayal etmek gibi değişik aktiviteler yaptığımız kafamız var. Bunun adi sattvadir. Yani bizim vücudumuzda da rajas, tamas ve sattva vardir.

Yapraklar, çiçekler, meyveler, gökyüzü ve temiz hava , bunların hepsi sattvadir. Gövde ve dallar rajastir. Yani sert ve çalışan gövdenin ağacı bir araya getirmesi gibi toplayan şeyler rajastir. Yerin altında gömülü pis yerlerde çürümüş kokuşmuş şeylerle beslenen karanlıktaki kökler tamastir.

Karanlık ayni zamanda cehalet aydınlanamamak da olabilir. Buna göre tamas aynı zamanda karanlık demektir. Bunun gibi aktiviteler sattva rajas ve tamas olarak adlandırılır. Yumuşak, nazik ve sessiz aktiviteler sattviktir. Doğada devamlı olarak tedarikçi olan ve köklerden bütün bitkiye dağıtıcılık yapan ve bütün bitkiyi birlikte tutan aktiviteler rajaziktir. Bir diğeri de yorucu , monoton gün ışığı bile görmeden devam eden baskı altında emek veren aktiviteler vardır. Bunlar da tamastir.

Nitekim yaradılış bu üç değişik tipten oluşur. Bu bütün yaratılmışların nasıl rajas tamas ve sattva adı verilen üç guna dan oluştuğunu gösterir. Krishna der ki “Şu üç şeye bir bakın” Bu doğanın ve eylemin nasıl üç farklı şekilde açıklanabileceğidir.

Ne yazık ki birçok spirituel metinde bunlar sattva , rajas ve tamas olarak bir hiyerarşiyle yer alırlar. Sattva nın muhteşem olduğunu ve hepimizin sattvanın peşinden gitmemiz gerektiğini, rajas in kötü , tamas in ise korkunç olduğunu söylerler. Bir çok metin böyle tercüme edilmiştir. Ama bana göre durum böyle değil. Hepsi çok önemli ve işlerini harika bir şekilde yapıyorlar. Eğer sattvanın iyi olduğunu düşünüyorsanız, temiz havanın çiçeklerin yaprakların, kökleri alın ve onları havada tutun bitki ölecektir. Benzer şekilde “Neden ayaklarım hep bedenimi taşıyor? Ayaklarım da havada olsun. Ayaklarımla düşüneyim ve onlarda sattvik olsun. Bu yüzden başımın üstünde durayım” derseniz bu doğru olmaz. Hepsinin kendi görevi vardır. Sattva satvik bir yolda olmalıdır. Rajas rajazik yolda çalışmalıdır. Tamas da tamazik bir yolda çalışmalıdır. Sadece bu değil. Sattva sadece kendi benliğinde tanımlandığında ve kendi işlerini yaptığında haz alacaktır. Aynı şekilde rajas ve tamas da yalnızca kendi hallerinde mutlu olurlar.

İnsanoğlunda da üç çeşit tür vardır. Bu bir türe ait olan kişinin diğer özellikleri göstermediği anlamına gelmez ama temel olarak sattva, rajas ve tamas dan biri dominant olup diğerleri onu desteklerler.Bu üçüne de sahip olabiliriz ama biri dominant olur.Kimilerinde hakim karakter sattva olur, bunlar düşünen , planlı olan, düzenli aktiviteler yapan türdendir. Oysa doğasından rajas olan insanlar korumak için bir orduyu bir organizasyonu hatta bir ülkeyi yürütebilirler. Aynı zamanda vücudumuzun orta kısmının yaptığı gibi dağıtıcı olabilirler. Bunlar kralların ve tüccarların olduğu kategoridedirler. Onların doğasında bu vardır. Sattvik insanlar bizim kafamıza benzerler. Düşünür ve organize ederler. Rajazik olanlar gövdemize ya da midemize benzerler koruyucu ve yemek gibi şeyleri dağıtıcı özelliktedirler. Bundan başka da ayaklarımıza benzeyen bir kategori vardır. Çalışıp çabalarlar ve onların bu yaptıklarını taktir etmemiz gerekir. Sabahtan aksama kadar hiç şikayet etmeden vücudumuzun ağırlığını taşırlar. Bu tamazik aktivitelerin bayağı, adi düşünme ve plan yapma gibi aktivitelerin de yüce olduğunu söyleyemeyiz. Biz burada dünyayı geliştirmeye çalışıyoruz. Tamastan rajas a ve en sonunda sattva ya gitmek için. Bu şekilde insanlığı geliştirebiliriz. Bu yüzden bir insanı geliştirmeye çalışırken sattvik aktivite yaptırıp onu tamas aktivitesinden çıkarmalıyız.

Onlara bu aktiviteleri yaptırırken , bu sattvik aktiviteleri yapamayabilirler. Yani onlara sorun yaratırsınız. Bir bilim adamı sattviktir. Ama o “Hadi , işe koyulalım” derse bu bir hatadır. İş farklı bir akıl çerçevesi gerektirir. Rajazik bir akıl gereklidir. Bir profesör sattviktir. Onu bir orduya koyarsanız , bu bir hata olur. O sadece bir bilim adamı gibi düşünür. Bir gün bununla ilgili
bir hadise duydum.

Acil bir durum esnasında bir ülkede orduya insanlar almak isterler. Uygun olan herkes askere alınır. Bir profesör de bunlardan biridir ve eğitim sırasında yüzbaşı emirler vermektedir. Yürüyüşü öğrenirken yüzbaşı emreder “Sol, sağ , sol, sağ sağa dön , sola dön …sonra bir daha sağa bir daha sola” Profesör durur ve emirlere uymaz. Yüzbaşı gelir ve sorar, “Neden dediklerimi yapmıyorsun?” Profesör de yüzbaşıya sorar ” Önce siz ne istediğinize karar verin Sonra ben de yürürüm. Sürekli istekleriniz değişiyor.Sağa dön sola dön yine sağa dön” Profesör bunu anlayamaz. Doğası gereği o farklı bir insandır.

 Buna benzer olarak dördüncü kategoride insanlar vardır. Çalışan, çabalayan, bunlara saygı göstermemiz gerekir. Yaptıkları olağanüstü şeyler. Eğer bir profesörden böyle işler yapmasını isterseniz , büyük bir hata olur. Böyle işleri yapacak belirli insanlar vardır. Onların doğasını anlamak , onları uygun oldukları işleri yapmaya yöneltmek muhteşem uyumlu eşleşmeler çıkaracaktır. Size uyumlu olan işi ve aktiviteyi harmanlamak doğanıza hiç bir külfet getirmeyecektir.

Bir gün ofisimde bir meslektaşımı ağırlıyordum. Kendisi eğitimli bir mühendis ve doğası tam olarak tamazik. Kendisi hiç beyin gerektirmeden yapılan rapor hazırlamaktan çok mutluydu.Eski raporları toplayıp yenilerini organize etmek gayet basitti .O hiç şikayet etmeden bu süregelen aktiviteyi yapıyordu.

Bu işi niye yaptığı, raporların nereye gittiği veya bu monoton işi basitleştirmenin bir yolunu bulması onu hiç ilgilendirmiyordu. Birçoğumuz onun bu işi nasıl bu kadar uzun zamandır yaptığını merak ediyorduk. Birkaç günlüğüne yapmak sorun olmazdı belki. Bu yüzden bilgin sınıf, kraliyet sınıfı, tüccar sınıfı ve çalışan sınıfı olarak adlandırılan bu gruplar temel olarak kendi doğalarına göre bölünmüşlerdir sattva , rajas ve tamas olarak ve genel olarak bunlar aileden gelen özelliklerdir.

Gandhi doğuştan bir işadamıydı. Bu ruh ya da para meselesi onun kanında kalıtsal olarak vardı. Ne kadar usta bir doğası olduğunu isterseniz onun hayatından duyduğum bir anısıyla açıklayayım.

O günlerde özgürlük mücadelesi devam ederken , o konuşmalarıyla bütün halkı uyandırmış. Bir gün Ahmadabad ta bir konuşma yaparken bir çok insan orada bulunuyormuş. Geceymiş. İlk önce onlara ulusal özgürlük mücadelesi hakkında ateşlemiş ve sonra bunun çok mali kaynak gerektirdiğini söylemiş. Kaynakları yükseltmek istemiş.

İnsanlar bu özgürlük mücadelesine katkıda bulunmak ve kaynak aktarmak için motive olmuşlar. Organizasyonu yapanlar sahneye beyaz bir çarşaf açmışlar. İnsanlar sıraya girip neleri var neleri yoksa para, mücevher her şeyi oraya fırlatmışlar. Bütün yöneticilerde orada bekliyorlarmış. Her şey toplandıktan sonra yöneticiler bunların bir listesini yapmışlar. Gandhi birisiyle konuşuyormuş. Listeyi bitirdikten sonra ona göstermişler. Gandhi listeye sadece bir göz gezdirmiş ve “Her şeyi aldınız mı?” diye sormuş. Onlarda “Evet” demişler. Gandhi yeniden sormuş “Ufak bir şey bile atlamadınız mı?” “Hayır, neden bir de siz bakmıyorsunuz?” demişler. Hafiften sinirlenmeye başlamışlar. Çünkü bildiğiniz gibi işadamları para söz konusu olunca ufak şeylere bakarlar. Ufacık şeyleri bile arkalarında bırakmak istemezler. O ulusal bir lider oldu ama hep işadamı kalitesini taşıdı.Yöneticilerin sinirleri gerilmiş ve sonra Gandhi “Hadi gidelim” demiş ve çadırlara çekilmişler.

Birden gece yarısı, Gandhi bir fenerle sahneye gelmiş.

Diğerleri de onu izlemişler. Sahneye geldiğinde köşede duran bir tabure görmüş. Onun altında da bir tek küpe duruyormuş. Onu almış ve birine vermiş “Lütfen bunu al ve dikkat et, çünkü ben ona saygı duyuyorum. Bunu veren her kimse Tanrı’ ya yalvarıp bununla ülkenin özgürlüğüne kavuşmasını istemiştir. Bu yüzden bu çok kıymetli” demiş. Sonra Gandhi’ye sormuşlar “Çok yanılmışız Gandhiji.Nasıl oldu da bir şeyin oralarda düştüğünü anladınız?” Gandhi “Doğal olarak insanlar bu yönden gelip katkılarını fırlattılar, bir şey yuvarlanıp buralara düşebilirdi. Sonra küçük taburenin altına bakmadığım aklıma geldi. Bu yüzden buraya geldim.” demiş. Sonra tekrar sormuşlar “Bir şeyin kayıp olduğunu nasıl anladınız peki?” Burada düşündüğü resim tam bir işadamı düşüncesi. “Listeye göz atarken , bir boyunluğu şunu bunu gördüm. Hepsi tamamdı ama sonra küpelerin sayısına baktım. Düşündüm ki bir kişi iki küpe verirdi bir değil. Yani çift sayıda küpe olmalıydı ama tekti. Sonra bir şeyin kayıp olduğunu anladım”

Bu bir işadamı davranışı. Bir işadamı bunu kaçıramaz. Benzer olarak doğası gereği lider ve koruyucudur. Karma Yoga der ki ‘Birinin içsel doğasını keşfedin ve ona göre doğru işi verin’ . İşi yapılması gerektiği gibi yapın, ve ondan sonra iş bir külfet olmayacaktır.

Doğamız özünde kötü değildir sattva , rajas ya da tamasın ahenkli bir şekilde harmanlar. Sattva , rajas ya da tamas tan hiçbiri kötü değildir. Onlar oldukları gibidirler. Hayat maceramızda sattva , rajas ve tamas denilen şeylerle karşı karşıya geliriz. Biz kendimize uygun olanla rahat oluruz bunda doğru veya yanlış bir şey yoktur. Hatta renklere bile sattvik , rajazik ve tamazik açılardan bakabiliriz. Renklerin bile doğaları gereği bir yakarışı vardır. Bu yüzden biz de renklerden hoşlanırız ve bunda yanlış bir şey yoktur. Kimi merak edebilir, nasıl renklerden hoşlanırız diye. Onların doğaları renkleri takdir eder duruma götürür.
Eğer her şey iyiyse , yanlış olan ne ve niye acı çekiliyor?

Çektiğimiz acılar bizim eklentilerimizdendir. Problem bağlı olduklarımızdan kaynaklanır. Eğer doğam sattva ise buna uygun şeyler yaparım eğer doğamda rajas varsa rajazik şeyler yaparım. Bu mükemmeldir. Ama hayat her zaman bir guna da gitmez. Herhangi bir zaman ve durumda bir guna dan başkasına geçmek gerekli olabilir. Eğer bağlılığım sattva yaysa , rajas veya tamas yapmam gerekiyorsa, sadece bağlılığım için sessizce sattvayi bırakırım. Bu vücuttaki bir saplantıdır. Kabataslak bir örnek olarak eğer vücutta bir problem varsa sattvik yol da buna otlardan bir merhemdir, rajazik yol bazı acı veren ilaçlar veya uygulamalardır, tamazik yol da cerrahi müdahaledir. Vücuttaki bu şekilde bir gelişmede cerrahi müdahaleye ihtiyaç varsa ve cerrah sattvik bir kişilik olduğunu söylerse, her şeyi sattvik bir yolda uygular.Kesip açması apseyi veya büyüyen parçayı alması gerektiğinde bile… Bu bir saplantıdır ve uyum içinde olamaz. Bu yanlıştır!
Sevgiler,

KARMA Yoga( son bölüm)
Vurmam gerekirse bu gereklidir. Eğer daha nazik ve yumuşak bir şekilde yapabilirsem bu yolda denemeliyim. Bu özgürlüğe sahip olmalıyız. Bu da ancak söylediklerimizden hiçbirine bağlılığınız olmadığında olabilir.

Sattva bazen iyi bazen kotu olabilir ama sattva ya bağlılık her zaman kotudur. Rajas ta bazen iyi ve kotu olabilir nitekim rajas a bağlılık her zaman kotudur. Tamas ta bazı durumlarda iyi ve kotu olabilir ama tamas a bağlılık ta her zaman kotudur. O halde yoga bağımlı olmamaktır: bu üç guna ya bağlanmamaktır.

Eğer bir bağlılığınız varsa, kendi yolunuzda gidersiniz. Sonuç bazen basarili bazen de hursan olabilir. Ama siz hep kendi yolunuzdan gidersiniz çünkü bağlılığınız vardır. Yapılan isin sonuçlarının bakış açılarına rağmen , basarili olunabilir ama kendi bakış açısına göre hep kotu ve spirituel değildir çünkü herhangi bir aktivite bağlılığı ilerletir. Bu yüzden yaptığınız is sonuçlarına bağlı olmaz . Eğer konu gitgide bağlı hale gelirse kişi de doğal olarak bağlanır. Eğer insan bu bağlılığa kapılmıyorsa iste bu özgürlüktür. Eğer odaklarımız dışarıdaysa bu dünyevidir ama eğer dikkatimiz içimizdeyse bu spirituelliktir. Halbuki eğer bağlılığınız yoksa doğru olanları yaparsınız. Karma Yoganın bir içeriğini daha anlatıp bitireceğiz.

Karma , Akarma , Vikarma Krishna Gita’da bize karma yoga hakkında bir fikir daha verir:

Krishna nin Gita da bahsettiği karma , akarma, ve vikarma ile ilgili değişik insanların değişik açıklamaları vardır. Genellikle belirtilen karmanın Yagana vb. Performanslari gibi rituel ve aktiviteler olduğu, Vikarma nın eylemsizlik yani tekerleğin arkasındaki aks olduğu, ve son olarak vikarmanin da yasaklanan zorbalık, hırsızlık, yaralama, yalan söyleme ve bunun gibi kötü aktiviteler olduğudur. Bunu anlamakta zorluk çekiyorum çünkü Krishnanin böyle şeyleri Arjuna ya söylemesine gerek yok. Arjuna zaten iyi birisi. Böyle şeyleri düşünemez. Krishna nin ona neyin kötü neyin iyi olduğunu söyleyip ona tavsiyeler vermesi için bir sebep de yok. Bize neyin kötü neyin iyi veya neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylemesi için spirituel bilgeliğe ihtiyacımız yok. Bu basit bir ahlaki iş. Spirituel bilgelik değil çünkü spirituel bilgelik ahlaki bilginin çok uzağında. Bunun için ahlaki bilgelik onun istediği sonuca yardım edemez. Bu yüzden bana göre Vikarma ya ahlaki açıdan başka bir yerden bakmak gerek ki spirituel bilgeliğe ulaşabilelim. Sizinle bu fikri paylaşmama izin verin.

 Gita da Krishna nin belirttiği karma akarma ve vikarma diye üç şey var. Bunlar eylem , eylemsizlik ve tepki olarak tercüme edilebilir. Eylem ve eylemsizliği anlamak kolay ama bunları tepkiyle bağlamak zor.

Eylem iyidir, eylemsizlik iyidir. Karmayı eylem diye adlandırır. A + Karma derse buna Eylem + sizlik olarak bakabiliriz. Karmanın ve Akarma nın da iyi olduğunu söyler. Nasılsa Vikarma yapmayın der. Bu belirtilenle üçüncü olan Vikarma gündeme gelir. Bu Gita ile tektir. Vikarma kötüdür. Krishna der ki eylem iyidir , eylemsizlik iyidir ama ayni zamanda da Vikarma yapmayın Vikarma kafamızı karıştırır. Bunun nasıl olduğunu merak ederiz. Yapılacak bir şey varsa ya yapılır ya da yapılmaz. Sadece iki alternatifiniz vardır. Size basit bir örnek. Ben futbol maçı seyrediyorum.

Eşim de mutfakta iş yapıyor. Sonra çocuk ağlıyor. Belki altı değişmeli. Eşime sesleniyorum “Çocukla ilgilen” O cevap veriyor “Sen ilgilen ocakta yemeğim var” Sonra ben de “Ben de meşgulüm , ayrıca bu senin görevin, benim değil” Burada bir kanun getiriyorum . Şimdi iki seçeneğim var karma ya da akarma yapacağım. Çocukla ilgileneceğim ya da ilgilenmeyeceğim. Ben ilgilenmemeyi seçiyorum çünkü bir fikrim var. Bu erkeğin işi değil ve Ona “Ben meşgulüm maç seyrediyorum çocuğa sen bak” diyorum. Ama içimde bunun sadece bir bahane olduğunu ve meşgul olmadığımı biliyorum.Maçı seyretmem gerekmiyor, seyretmezsem ne olabilir ki.

Sonra eşim “Tamam, çocukla ben ilgilenirim, ama sen de yemek yiyemezsin” diyor. Bu onun zafer kartı. Benim için de bir problem. Şimdi ne yapmalı? Yemeği kaçırmak işime gelmez!! Sonra istemeden çocukla ilgilenmek zorunda kalırım tartışmasız. Ama içimde derinlerde kızgınlık var. Neden ben ilgilenmek zorundayım? Bunu yapmamalıydım. Ben bir erkeğim. Erkekler çocuklarla uğraşmazlar. Sadece doğumuna sebep olurlar. Bu çatışmalar içerde yükselir. Sonra gider ve çocukla ilgilenirim ve çocuğa kızgın şekilde sorarım “Söyle bana neden bu karmaşayı yaratıyorsun?” Eşim yükselen sesimi duyar ve içeriden ona bağırmamamı kaba olmamamı söyler.

Şimdi sertlik de yapamam ve sinirimi içime atarım. Bu anda bu eylemi yaparken içimden bir ses sürekli “yapma” der. İçerde kuvvetli bir kavga olur. Bu vikarma olarak tanımlanır. Vikarma aslında bir iş yaparken içimizdeki negatiflik ve kavgadır. Bu kavgaya kabaca tepki denir. Krishna eylemin iyi eylemsizliğin de iyi ama tepkinin kötü olduğunu söyler çünkü tepki içimizdeki huzur ve ahengi bozar. Tepki içimizdeki bir zehir gibidir. Her tepki vücudumuza düzensizce adrenalin pompalar. Her tepki kimyanızı bozar. Tepki kötüdür. Eylemimiz bir tepkiye dönüşebilir. Hatta eylemsizliğimiz de tepkiye dönüşebilir. Yani tepki eylem veya eylemsizlik seklinde belirebilir. Dışarıdan gördüğümüz eylem veya eylemsizlik olabilir ama içinde tepki saklıdır. Eylem veya eylemsizlik sadece dış kaptır , ama ruhun arkasındaki tepkidir. Eylem ve eylemsizliği aramak ve önemsemek dünyaya bakmaktır ama tepki yi veya arkasındaki ruhu aramak ve önemsemek spirituelliktir.

Simdi 24 saat ve yedi günümüze bir bakın. Eylem veya eylemsizlik için ne kadar zaman harcıyorsunuz? Peki tepki için ne kadar zaman ve enerji harcıyorsunuz?

Sabah erken uyanmanız gerektiğini düşünün. Hiç şüphe yok ki alarm çalıp kalktığınızda aklınıza ilk gelen düşünce “Tanrım, kalkmalıyım. Kalkmak istemiyorum. Berbat bir şey bu. O ofise gitmemeliyim.” olur. Sonra kalkar ve yola koyulursunuz. Yolda kendinize “Rezil bir trafik! Herkes yola çıkmış.” dersiniz ve yola devam edersiniz. Ofise girer patronunuzu görür ve o anda “Ne korkunç, şimdi bütün gün bu adamla yüz yüze olacağım” diye düşünürsünüz. Gülümser ve selamlarsınız. Anlayalım ki bu eylemlerden her biri tepkiden başka bir şey değildir.

Aynı bağlamda yaptığınız eylemsizlik aslında eylemsizlik değildir. Dinlenirsiniz. Ama huzur içinde değil. Düşünceler gelir “Eğer uyuyamazsam, yarın ne olur? Kalkıp şunları şunları yapmalı mıyım yoksa yarın yaparım diye mi düşünmeliyim?” Bu uykunun aynı zamanda bir ajandası var.Tüm günümüzün yüzde doksanı tepki formu altında. Bu yüzden sorunlarla karşı karşıyayız. Krishna der ki “Tepkiden vazgeçin” Eğer vazgeçebilirseniz içinizdeki bu savaştan ve uyumsuzluktan kurtulacaksınız. Bunun doğru olduğunu hissediyoruz fakat eğer tepki vermezsek karşımızdaki insani nasıl doğru konumlandırırız? Sinirlenmek gerek ; Tepkimi vermeliyim tepkilerimden vazgeçemem.
Tepki vücut kimyamızda rahatsızlıklara yol açar, insanlar arası ilişkilerimizi yıpratır. Tepki negatiflik ortaya çıkarır. Tepki kötüdür. Kötü olmasına rağmen tepki vermezsem ne yaparım?

Tepki vermenin tersi ‘yapmamak’ değildir. Çünkü tepki yapmak veya yapmamak durumunda da ortaya çıkabilir. Tepki vermeyin. Tepkinin tersi cevaplandırmaktır! Cevabınız durumun düzelmesine sebep olur. Tepki de bazen durumları düzeltebilir fakat uzun zaman içinde duruma zarar verebilir. Cevapların birleştirdiği yerde tepki bölücüdür. Cevaplandırın. Cevaplarda şefkat ve sevgi vardır, halbuki tepki mekaniktir ve ruhu yoktur. Cevaplar sağlıklıdır ama tepkiler kendiniz için de durum için de sağlıksızdır.

Tepki de bir şeyi bir şekilde ya da başka şekilde yapma hakki varmış durumu söz konusudur.
Tepki esas olarak haklar üzerine dayalıdır. Benim tepki vermeye hakkim var. Bu bizim hakkımızı gösterir. Tepkiyle cevabı seçmek arasındaki problem aslında haklar ve sorumluluklar arasındadır. Bu günlerde insanlar çok fazla haklarından bahsetmekteler ve çok önem vermektedirler. Kişisel haklar, anayasal haklar, insan hakları, çocuk hakları , hakları istismar ve bunun gibiler.Sabahtan akşama kadar insanlar bunları tartışıyor.

Ben de Sanskritcede hak kelimesinin ne anlama geldiğini bulmaya çalışıyordum. Şaşırtıcı bir şekilde karşılığını veren bir kelime bulamadım. Sanskritce dünyanın en zengin dillerinden biridir. Diğer dillerde olmayan bir çok kelimeye sahiptir. Bize bu kadar kelime verebilen Sanskritce bir tek “Hak” kelimesini mi verememiş? Alışılmış şekilde dikkatlice kaçınmışlar.

Hak kelimesine bir karşılık vermemişler. Bu yüzden Sanskritceden doğan hiç bir Hint dilinde hak kelimesi yoktur. Bütün Hint dillerinde biz hak kelimesini açıklamak için “haq” sözcüğünü kullanırız ki bu kelime Sanskrit kökenli değildir. “Haq” kelimesi Arap kökenli bir kelimedir. Bu kelime 12. yada 13. yy da olan Müslüman istilası sonrasında onlardan ödünç alınmış olmalı. Ama neden biz bunu onlardan aldık? Basit olan cevap böyle bir kelimeye sahip olmamamızdır. Nasıl olur da bir kültür on bin sene boyunca hak kelimesi olmadan ayakta kalabilir! Ya da bu kelimeye sahip olmadığından mı kültür on bin sene boyunca ayakta kaldı! Lütfen bu önemli konuyu iyi anlayalım. Kültür sadece hak kelimesi yüzünden ayakta kalmadı, ama kültür hak olmadığı için ayakta kaldı. Bu hakkin sosyal uyumu bozan büyük bir zehir olmasından değil. Bütün Hint literatürünü araştırın sorumluluklarla ilgili bir çok kaynağa ulaşırsınız ama haklarla ilgili hiç bulamazsınız.

Bizim Hint kültürümüzde haklarımız yoktur fakat sorumluluklarımız vardır. On bin yıl süren Sanskrit literatüründe de kimsenin hakkı yoktu. Bunu hayal bile edemeyiz! Kralın hakları yoktu. Mahkumların hakkı yoktu. Kadınların, erkeklerin hakları yoktu. Ailelerin hakları yoktu. Çocukların yoktu. Ama herkesin sorumlulukları vardı. Kralın sorumlulukları vardı. Mahkumların, ailelerin çocukların sorumlulukları vardı. Ama neden?
Haklar sizi böler. Eğer aileler çocuklarına “Bunlar bizim haklarımız” derlerse birlik olamazlar, kendilerini ayırırlar. Eğer kocası eşine “Bunlar benim haklarım” derse beraber bir birlik olamazlar ,erkek kendini ayırır. Eğer bir kral hakları olduğunu söylerse insanlardan biri olamaz. Halbuki başka bir açıdan, sorumluluğu olduğunu söylerse toplumun bir ferdi olur.

Ellerin bacakların vücudun birer parçası olup onun bütünlüğü için çalışması gibi. Aynı şekilde bir ev, bir şehir ya da krallık da Hint felsefesine göre yaşayan organizmalardır ve muhtelif insanları barındıran bu yerlerde sorumlulukları paylaşarak bir arada bulunurlar. Baba aileden ayrı tutulamaz. Herhangi bir fert toplumdan ayrı tutulamaz. Bir kral krallığından ayrı tutulamaz. Haklar ayırır sorumluluklar birleştirir. Herkesin sorumlulukları başkalarıyla birleşmek içindir. Ailelerin evlerini güzel bir yer yapma sorumlulukları vardır. Çocukların da evlerini güzel hale getirme sorumluluğu vardır. Kralın ülkesini güzelleştirme gibi bir sorumluluğu vardır. Mahkumların ülkelerini güzelleştirme sorumluluğu vardır Sorumluluklar insanları bir araya getirir. Haklar onları ayırır. Sorumluluğun içinde yoga ve yeniden birleşme olur. Haklar bizi ayırır. İşte bu yüzden kökünde sorumluluk olan bir kültür kurtulur, zamanın gösterdiği gibi. Küçük bir örnek; Burada on üç kişi var. Eğer sorumluluk alırsak her şey çok kolay olur. Ama başka bir taraftan da oturup “Benim hakkım bu , benim hakkım şu” dersek sadece yok edebiliriz.

Sadece umarım ki Karma Yoganın bu konseptleri dünyaya yayıldığında bu güçlü mesajlar insanlığın toplumların sorumluluk aldığı bir yerde iletilsin. Nasıl harika bir dünya yaratabiliriz. Tüm dünyanın bolluk içinde görmek için sorumluyuz. Ağaçlar bereketli, nehirler bereketli, ormanlar bereketli her yerde bolluk ve bereket var. Bunu nasıl yapabiliriz? Çok basit. Bir şeyi yok etmeden önce iki katını yapın. Bitkiden bir yaprak koparmadan sulayalım ki iki daha çıkarsın.

Sorumluluk içten gelir. Sorumluluğun tatmini içeridedir, halbuki haklar tatmini dışarılarda ararlar. Hakların dışarıdan empoze edilmesi gerekir. Haklar anayasa gerektirir. Sorumluluk ise spirituelllik. Şu sahip olduğumuz güzel Hindistan ve on bin yıldır onun kültürü sorumluluklara dayalı. Bunlar onca yıldır kutsal kitaplarda yazılıydı. Özgürlüğümüzü kazandıktan sonra liderlerimiz anayasa oluşturmak istediler. Onlar çok iyi ve vatanseverdiler ama on bin yıldır ayakta kalan bu kültürün temeline bakmakta eksiklik yaptılar. Ülke sadece kurtulmamıştı ama en başarılı olmuştu. Bir kaç yüzyıl önce bütün Hindistan ‘in zenginliğini ve mutluluğu arıyordu. Büyük İskender bu ülkeyi fethetmeye zengin olmasa gelir miydi? Eğer bu ülke bu kadar başarılı olmasaydı Gory Muhammad ve Ghajni Muhammad bir çok defa saldırıp yağmalar mıydı? Vasco de Gama ya da Colomb bu ülkeye varmayı bu kadar iyi olmasa hayal eder miydi?. Liderlerimiz bu ülkeyi bu kadar başarılı yapanın ne olduğunu düşünmeliydi. Hindistan in bir yığın günü geçmiş dogmadan ibaret olmasının yerine düşünce sürecinde olan yegane özellik neydi? Anayasayı oluşturanlar Amerikan Fransız ve İngiliz anayasalarından esinlendiler.

Bu yüzden bizim anayasamız da herkesin haklarını gözetti sorumluluklarını değil. Bizim kültürümüz sorumluluklara dayalıdır ama anayasamız haklara. İşte bu yüzden ne yazık ki anayasamızla kültürümüzün bir uyumu söz konusu değil. Benim bir hayalim var ve bu hayal çok uzak değil, yeniden sorumluluklar üzerine kurulu bir toplum yaratmak ve dünyaya böyle bir şeyin nasıl işleyeceğini göstermek. Naishkarmya Siddhi Krishna Bhagavad-Gita da başka bir sıra dışı ince aktivite durumundan bahsediyor. Naishkarma hakkında ve adı da naishkarmya. Bu Nishkama-Karma dan farklı bir şey, meyve arzusu olmadan eylem. Kelimenin basit bir anlamı yapmamak olabilir. Eylemsizlik gibi gözükse de daha farklı ve çok spirituel.

“Sadece eylemsizlikle “yapmama” nın seviyesine gelinemez. Nasıl dünyayı reddederek tam bir tatmine ve yüceliğe ulaşılamazsa öyle.” Burada söylediği bize eylemsizlikle yapmama arasındaki farkı açıkça vurgular. Eylem ve eylemsizliği daha önce de tartışmıştık. Şimdi isterseniz bunları detaylı açıklayalım. Eylem ve eylemsizlik birbirinin zıttı dır. İki seçenek de bütün aktivitelerde açık olarak bizim için bulunurlar. Bir aktiviteyi yaparız veya yapmayız. Aynı şekilde durumun gerektirdiğine göre yapma veya yapmama durumunu benimseriz.

Bir yere bir tohum ektim ve gerekli olan her şeyi su gübre vs gibi sağladım. Simdi bitki tohumunun içinden yükselmeli. Bu bizim elimizde değil. Simdi oturup beklemeli. Şimdiye kadar eylem safhasındaydım ve simdi eylemsizlik safhasındayım. Huzursuzlaşıp sıkılabilirim. Bunlar yapabileceğim bazı aktiviteler. Bitkinin çıkma esnasında yapabileceğim bir şey yok sadece bekleyebilirim. Eylemsizliği kabul etmeliyim. Bitkiyi çekip çıkarmaya çalışamam. Bitkinin acısını dindireyim onu çekip çıkarayım diye düşünemem. O zaman bitkiye zarar verir hatta öldürebilirim.
Şimdi önemli olduğunu düşündüğüm bir hikaye duymuştum uzun zaman önce. Bir yerde bir sosyal hizmetli kelebeğin kozasından çıkmak için acı çektiğini görür. Hala minik ve sevimli fakat dışarı çıktığında büyük bir kelebek olacak. Fakat şu anda dışarı çıkmak için acı çekmektedir. Ufaklığa karşı büyük merhamet duygusu belirir içinde. Acı çektiğini gördükçe çok üzülür. Ona yardım etme isteğine kapılır ve sonra kozayı yavaşça kesip ona zarar vermeden dışarı çıkarmayı düşünür.

Yapmak istediği şey aslında kötü değildir , belki iyidir bile denebilir. Amacı kelebeği incitmek değildir. Amacı kelebeği alıp sahiplenmek de değildir. Kozayı tam olarak kestiğinde kelebek kurtulur. Taptaze bir şekilde dünyaya gözlerini açar ve kurutmak için kanatlarını çırpar ve gökyüzüne uçmak ister.

Diğer kelebekler de kozalarından dışarı çıkarlar ama kimsenin yardımı olmadan ve kanatlarını çırparlar, onun gözleri önünde temiz gökyüzüne uçmaya başlarlar. Ama adamın yardım ettiği kelebeğin kanatları tam gelişmemiştir.

Kendi kendilerine doğal süreçte acı çekerek çıkan kelebekler gibi değildir. Adam feryat eder. “Tanrım ne oldu böyle?” Kelebeğin acı çektiğini düşünerek ona yardim etmek istedi ama ne yazık ki diğerleri gibi o da kendi acı çekerek çıkabilseydi kanatları tam olarak güçlenebilecekti. Kanatlarına uygun fırsatı verebilecekti ve onlar da gelişip güçlenebilecekti.

Niyetler iyi olabilir ama sabır yetersizliği ortaya bir problem çıkarabilir.Kelebeği acılarından kurtarabileceğini düşündü ama bu durumda acı veren bir aktör haline geldi. Nasıl olurda bir bitkiyi tohumundan çekip çıkararak ya da bir kelebeği kozasından çıkararak acısını azaltabilirsiniz? İyi bir eylemde bile oyuncu olmayın. Bazı insanlar bir eylemi yaparken karıştırarak oyuncu olurlar. Başka bir taraftara bazı insanlar eylemden kaçınarak oyuncu olurlar.

Sonuçta bir eylemi yaparken de yapmadan da insan oyuncu olabilir ve acıya sebep olabilir. Yapmanın olmasına izin verin ayni şekilde yapmamanın da. İki durumda da oyuncu olmayın. İnsanların diğer yaratıklardan bir çok üstünlüğü vardır. Maddenin varoluş haline gelen bilinci vardır. Maddenin varoluştan başka hiç bir şeyi yoktur. Bitkilerin ve hayvanların bilinci vardır ki bunlar varoluşa dönüşür. Bu yüzden bitkiler ve hayvanlar sadece varolmazlar ama varolmak için çabalarlar. Bitkiler köklerini toprağa taşların arasına yollar ki besinleri ve suları alabilsin. Bitkileri yapraklarını güneşe doğru uzatır ki fotosentez süreci başlayabilsin. Aynı şekilde hayvanlar da besinlerini ararlar ve hepsi varolmak için acı çekerler çünkü hepsi bilinçli varlıklardır.

İnsanoğlu da yaşam sürer ve bilinçli bir varoluşu vardır . Bunlara ek olarak da bilinçli bir varoluş olduğunun bilincindedir.
Bu yüzden varoluşuna tanıklık edebilir.Ayni zamanda varoluş için sarf ettiği çabanın da bilincindedir. Burada bir seçeneği de vardır. Tamamen bu işi yapan kişi olup varoluş için acı çeker ve gözlemci ve tanık olmaktan çekilir.Ya da tamamen varoluştaki eforun bilincinde olan olur. Kendini varoluş için acı çeken ve efor sarf eden olarak tanımlayabilir. Ya da varoluş için acı çeken ve efor sarf eden birine tanık olabilir. Bir insan tanık olduğu anda , inişler çıkışlar, basari ve hatalar, bütün duygular oyuncunun arkasında kabarır. Sonra bu devam eden oyuna tanık olur. Sonra yapma meydana gelir. Bu belirtilenin ismi Naishkarmya dır, isi yapmayan. Naishkarma’ nin farkına varan kimse veya Naishkarmya siddhi yi başarabilen kişi yürür bununla beraber yürümez, konuşur lakin konuşmaz vb. ‘Ben yapıyorum’ , onun konsepti tamamen çözülmüştür ve tamamen tanıkla beraberdir. Ben oluyorum dan başka bir şey değildir.

Bir kere sakshi veya tanık olursanız, nesnel hükümler ,tanımlamalar ve dışarıdan gelecek herhangi bir şey mutluluğu ararken sizin için problem olmaz. Mutluluğu içerde bulursunuz. Mutluluğu dışarıda aramak bir çeşit köleliktir ki bunun zamanı geçmiştir. Bu kölelikten daha ince olanda isi yapan kimse olmak için köleliktir. Bu kölelik çok daha zarar veren ve tanımlaması çok zor olan bir şeydir. İyi şeyler yapan ve yapmak isteyen insanlar nadiren bu köleliğe yakalanırlar. Onların hayatlarını bu kadar ciddileştiğini ve hayatin mutluluğunu sadece dudaklarında görmeniz bu sebeptendir. Her zaman zıt yönlerdedir ve basari ve basarisizliğin bir olduğunu göremez. Bir kere bu kölelik biterse o zaman özgürdür. Özgürlüğüne erisen kişi artık en büyük zıt çift olan olum ve yaşamın da ötesindedir.

Olum ve yasam arasında iki durum karışıktır. Çalışıyoruz ve ayni zamanda yaşıyoruz. Biri “yapma durumu” , ölümle yasam arasında , kalp kani pompalar, nefes devam eder, beslenme yer alır ve varoluş için acı çekilir. Bütün bu olanlar yaşamın “yapma” durumunda yer alır. Yapmanın limitleri olum ve yaşamdır. Yapma ölümle durur. Yapmanın durusu olumun ta kendisidir.
Bir diğer durumda yapmanın altında duran “olma durumu”dur. Bu değişimlerin hepsinde olma durumu vardır. Olma durumunun limitleri sınırları yoktur. O özgürdür.

Olma tarafından tutulan biri limitlerce sınırlandırılmıştır. Bu yüzden orda korku olur; halbuki olma tarafından tanımlanan birinin kendisi varoluşudur. Böyle bir insana olum ve yasam, basari ve basarisizlik , övgü ve suçlama dokunamaz. Korku istersek orda olur ve başkasını istemeyiz ya da bizim seçimimiz olmadan orda olma olasılığı da vardır. Bu yüzden zıt kutuplara sahip olmayana korku dokunamaz. Buna ‘abhaya’ denir ‘korkudan çıkan özgürlüğü’ belirtir. Bu Karma Yoga daki en ince noktadır ve adi Naishkarmya siddhi dir. Karma Yoga da bunu başarabilmek Raja Yoga da Samadhi yi başarabilmek gibidir. Brahman in tanımını bize “Sat Chit Ananda” olarak verilmiştir.Sat varoluş demektir. Naishkarmya Siddhi yi başarabilen bir kişi Brahman in sat durumunu başarabilmiş ve onunla bir olabilmiş demektir.
Karma Yogayla ilgili muhtelif fikirler vardır. Simdi size son bir mesaj vermeme izin verin. Yoga isten kaçmak demek değildir. Yoga sorumlulukları daha eğlenceli ve uyumlu kılmaktır. Yoga kimseyi sorumsuz yapmaz .Eger boyle yapıyorsa o Yoga değildir.
Simdi Karma Yogayla ilgili birkaç fikri özetleyelim :
Karma Yoga diğer Yoga yollarında olduğu gibi eğer bize aklin huzuruna gitmede ve iç uyumumuzda katkıda bulunuyorsa Yoganın yollarından biri olabilir.

‘İyi eylemler yapmak ve bizi kötü eylemlerden uzak tutmak’ Karma yoganın gayesi değildir. Bu basit ahlaki bir seviyedir. İyi ve kötü insanların islerinin sıradan bir düzeyidir. Eger bir insan iyi değil de kötü şeyler yapıyorsa cezalandırılır. Bunda spirtüel bir yan yoktur. Arjuna zaten iyiydi ama Bhagavad Gita ya ihtiyacı vardı. Bu da karma yoganın amacının bize iyiyi ve kötüyü acıklamak degil bizi bunun ötesine götürmek oldugunu anlatıyor.

Sonuçta Karma yoga yolculuğu veya sadhanasi bizi iyi eylemden sonuç beklemeden veya meyveleri arzulamadan eyleme yukseltmektir. Sonuc olarak ta eyleme isi yapan olmadan gitmek ve isi yapma durumunun feda edilmis ve hallolmus olmasidir.

Bu astanga yoganın son üç basmagi olan dharma dhyana Samadhi ye benzer. Bunlar sat karma, phalapeksha rahita karma ve son olarak naishkarmya siddhi dir. Nasil vucut Tanrinin tapınağıysa ayni sekilde yapilan is te Tanrıya ibadettir. Isi stres , lanet ve ceza olarak algilamamiz bizim cehaletimizdir ve eğer özel aktiviteler yapacak olursak bu karma yogadir ve kutsalliktir. Bu bütün aktivitelerin değişimini sağlayabilen tavir karma yogadir.
Hepinize çok teşekkür ederim.
SRI. N.V RAGHURAM

Incoming search terms:

  • VEYA

Karma Yoga 2

 Pekiyi Karma bunu mu gerektirir? Yani gerçekten kimsenin Karma’sına müdale etmemek adına, yardım eli uzatmaktan kaçınmalı mıyız?
Burada aslında duyulan korku şudur: Olumsuz fiiller nasıl olumsuz sonuçlar doğuruyorsa, olumlu fiiller de olumlu sonuçlar doğrur. Yani ben çok kötü bir insanken yaptığım tüm kötülükler nasıl beni bu doğum ölüm çarkı olan Samsara’ya bağlıyorsa, çok iyi bir insan da, yaptığı iyi fiillerin meyvelerini yemek için bu Samsara’ya bağlı kalacaktır. Bu nedenle kişi mümkün olduğunca suya sabuna dokunmadan, “bağımlılıkları” ve mümkünse “sorumlulukları” üzerinden atarak yaşamalıdır. Bu konu hakkında eski Hindistan’dan bir örnek verilebilir:

Eski Hindistan’da yemek yemek aile için kutsal sayılan özel bir ritüele sahipti. Evin hanımı yemeği yapar, tüm aile masanın çevresinde toplanır, ancak kimse yemeğe başlamadan önce, evin reisi kapıya çıkar ve olabildğince yüksek bir sesle “Dışarıda aç olan kimse var mı?” diye sorardı. Eğer yoldan geçen aç bir kimse varsa, o kişi masaya oturur, öncelikli olarak yemeğini yer, ev sahipleri ancak misafir yemeğini bitirdikten ve karnı iyice doyduktan sonra, yemeğin kalanını yerdi. Eğer gelen misafirler yemeğin tamamını yerlerse, ev sahipleri o öğün için tekrar yemek pişirmez, gelen misafirlerin karnını doyurdukları için ev halkı memnun ama aç olarak sofradan kalkarlardı.

Bu örneğe bakıldığında, hizmetin ve çevreye yardımın, kişinin kendi önüne geçmesinin ne kadar önemli olduğu rahatça görülebilir. Kişi önce kendini değil, önce çevresini düşünür.Çevresinin mutluluğu onun kendi mutluluğu olur; çevresinin karın tokluğu kendi karın tokluğu olur.
Şu yardım edilmeyen kişilerin, “Karma”sından dolayı orada olduğuna inanan bu kişilere şu soruyu sormak gerek: “Pekiyi bu kişinin Karma’sında, bu durumdayken benden yardım almak olmadığını nereden biliyorlar?” Swami Sivananda, ”The Divine Life Society”yi (İlahi Yaşam Topluluğu) kurduğunda, şu maddeleri aşramın adı altına yazmıştır:

(1) Hizmet et,
(2) Sev,
(3) Ver,
(4) Arın,
(5) Meditasyon yap,
(6) Farkına var.

Dikkat edilirse, en büyük Bhakti yogilerden olan Swami Sivananda, Yoga’nın adımlarını Yama, Niyama, Asana vs. diye sekize bölmektense, altıya bölmüş ve işe “Hizmet et” diyerek başlamıştı. İşte kişi, tıpkı Sivananda’nın da söylediği gibi, yapması gereken görevi (hizmeti) yapmalıdır. Eğer bu görev çevresine yardım etmeyi gerektiriyorsa, bunu da yapmalıdır. Burada hizmet maddi ya da manevi olabilir. Örneğin kişinin bir dostunu kötü gününde dinlemesi de bir hizmettir. Ancak bu fiiller kişiyi bağlamak zorunda değildir. Çünkü kişiyi bağlayan fiilin kendisi değil, kişinin fiile karşı geliştirdiği bağımlılık ve fiilin meyvesine karşı duyduğu arzu veya nefrettir. İşte Karma Yoga da, burada devreye girer. Kişi “fiilde beceri”ye sahip olarak, yani bağımlılık ve egodan kurtularak fiilde bulunduğu halde, yaptığı fiil kendisini bağlamaz.

Aynı şekilde şu görüş de doğru değildir: “Ben bağımlı olmadan fiilde bulunamıyorum. Yani ne zaman birine yardım etsem, aklım ister istemez ettiğim yardımın karşılığını almaya kayıyor. En iyisi bundan korunmak için yardım etmeyeyim.” Kişi, kendisinin bu dünyada üstlendiği rolü kusursuzca oynamalıdır. Bundan kaçması doğru değildir. Kişi bir aile reisi ise, ailesine karşı olan tüm yükümlülüklerini yerine getirmelidir; bakması gereken yaşlı anne babası varsa, onlara para göndermelidir; hasta kızkardeşi varsa ona hastabakıcılık yapmalıdır. Eğer kişi tüm bunları sadece yapması gerektiği görevi olarak alıyorsa ve bunu herhangi bir karşılık beklemeden sadece doğru olduğunu bildiği için yapıyorsa, bu fiiller kendisini bağlamayacaktır.

Sri Krişna, Bhagavat Gita’da şöyle söylemektedir: “Görevin sadece çalışmaktır ama asla meyveleri için değil. Ne fiilin meyvelerinin seni çalışman için motive etmesine izin ver, ne de bağımlılığının seni fiilsizliğe itmesine izin ver.” (Bölüm 2, Vecize 47)
;
Swami Vivekananda, “Karma Yoga” isimli kitabında şu görüşü açıklamaktadır: “Bu dünyada yaptığımız tüm fiiller aslında bizim kendimizi eğitmemizde kullandığımız arılaştırma (kriya) yöntemleridir. Yani kişi aslında bir düşküne para verdiğinde ya da çevresine yardım elini uzattığında onlara yardımcı olmamakta- tersine kendisine yardım etmektedir. Kimsenin, dünya dahil olmak üzere, hiç bir şeyin yardımımıza ihtiyacı yoktur.

Biz olsak da olmasak da dünya dönmeye devam etmektedir. Bu nedenle kişinin yaptığı her tür yardım için bırakın kendisi için bir fayda sağlamayı, tersine kendisine bu fırsatı veren çevresine teşekkür etmesi gerekmektedir. Çünkü bu kişiler olmazsa -yapılan görevin doğasına göre – cömertliğimizi, sevgimizi, şefkatimizi vs göstermemiz mümkün olamazdı. Yani aslında kişi görevini tam olarak yerine getirdiğinde “veren” değil, “alan”dır. Alır, çünkü bir şey daha öğrenmiştir: “Karşılıksız ve koşulsuz olarak vermenin güzelliğini” ya da “karşılıksız ve koşulsuz olarak sevmeyi”. Bağımlılığı aşabilmenin bir yolu da işte budur. Kişinin kendisine bu fikri hatırlatması, yapılan fiili “veren” ve “alan”ın rolerini değiştirmektir.”
Swami Vivekananda, aynı kitapta, “Bir aile reisinin konumu, dağda inzivaya çekilmiş bir kişinin konumu kadar kusursuz ve mükemmeldir” der. Her iki durum da mükemmeldir; çünkü her iki kişi de doğasına uygun yaşamaktadır. Kimse diğerinin görevine özlem duymadan, yapması gereken görevi yapmalıdır. Böylece herkes kendi doğasına uygun yolda, sarsılmadan ve engelle karşılaşmadan en yüksek iyiye ulaşacaktır.

“Kişinin mükafatı olmasa bile kendi görevini yapması, daha iyi yapacak olsa bile bir diğerinin görevini yapmasından daha iyidir. Kişinin kendi görevini yaparken ölmesi, bir başkasının görevini korkuyla yapmasına yeğdir.” (Bhagavat Gita, Bölüm 3, Vecize 35)

Şunu unutmamak gerekir ki, yoga sistemi, bir aileniz varsa onları bırakıp gitmenizi, işi bırakmanızı, dostlarınızı terk etmenizi vs. istemez. Asında ne komiktir ki, tüm Bunların Karma Yoga yapmak için istendiğinin düşünülmesinin nedeni kişinin “sorumluluklardan kaçmak” için bir bahane araması ve yogayı da bahane olarak kullanmasıdır. Bağımlılıktan kurtulmanın yolu, kişinin kendine hakimiyetidir. Bağımlılıktan kurtulmanın yolu, sorumluluktan kaçmak değildir. Bunu yaparak, kendimizi kandırmamalıyız.

Sonuç olarak; yapan ‘Ben’ değilim demek Karma’nın en üst noktasıdır. Kişi kendini yapan olarak bile görmez. Zihnen bu işi (fiili) kendi yaptığı halde, yapan olarak bile kendini kabul etmemesi, kişinin bilgiye ve birliğe en yakın olduğu haldir. Kişinin zaten yoga yolunun sonunda ulaşacağı nokta birliktir. Zihnin bir mum ışığı gibi sabit durduğu an da Samadhi’dir. Demek ki, biz Karma Yoga yoluyla da Samadhi’ye ulaşabiliriz.
Bu konudaki en önemli yardımcımız ise “Bhagavat Gita” adlı kitaptır. Bhagavat Gita, Mahabharata Hint destanının bir bölümüdür. MÖ 3012 yılında gerçekten yaşanmış bir savaş alanında geçmektedir. Arcuna savaşçıdır. Krişna ise onun yol göstericisi, yani gurusudur.
Son olarak fiilin terki bölümündeki (Bölüm 5) 10, 11, 12 ve 13. vecizeleri de ele alarak konuyu bağlamak istiyorum:

BHAGAVAT GITA – 10. VECİZE
“Fiilde bulunan, bu fiilleri Brahman’a sunan ve bağımlılığı bırakan kişi, sudaki lotus çiçeğinin yaprağı (-nın çamura bulaşmaması) gibi günaha bulaşmaz.”

İşte bu vecizede Sri Krişna, kendine hakim olan yogiyi kast ederek, “Eğer kişi fiilde bulunduğu halde, tüm fiillerini Mutlak’a sunarsa –yani bireyselliği bırakırsa ve yaptığı fiile olan bağımlılığı terk ederse– yaptığı fiillerden iyi ya da kötü etkilenmez,” diyor.
Karma Yoga yapan kişinin yapabileceği iki temel yoldan bahsedebiliriz:
(1) Yapanın kendisi olduğunu reddetmek, “Yapan doğadır,” demek; yani bağımlılıktan kurtulmak.
(2) Tüm fiilleri yapmak; ama bunları kendi adına değil, Mutlak adına yapmak. Böylece fiilin meyvelerini evrene hediye etmek, yapılan fiilden bir medet ummamak.

Kişi yaptığı fiilleri Mutlak’a (Brahman, Mutlak’ın isimlerinden biridir) sununca –yani fiillerinin meyvesinden vazgeçince ve yaptığı fiile karşı edindiği bağımlılıktan kurtulunca– yani doğa kendisine Guna olan bir duyu nesnesi gönderdiğinde, yine Guna olan duyularıyla ya da fiilleriyle cevap verince, doğa artık bu duyu nesnesini göndermediğinde de, “Neden bu duyu nesnesi artık gelmedi?” demekten vazgeçince, kişinin yaptığı fiil kişiyi bağlamamaktadır.

Biraz bağımlılıktan bahsetmekte fayda var. Neden kişi, doğa kendisine bir nesne gönderdiğinde kabul etmeli, göndermediğinde de bunu olduğu gibi kabul etmelidir? Kişinin fiile bağımlı hale gelmesi, kişinin o fiile sarılmasının sebebi “yokluk” duygusudur. Çünkü kişi, kendisinde olmayan bir şeye “ulaşmak” için, fiilde bulunur. Yemek yer çünkü aç olduğunu düşünür; su içer çünkü susamıştır; televizyon seyreder çünkü sıkılmıştır.Halbuki yoga öğretisi bize “Duyular duyu nesneleri arasında dolaşmaktadır,” der. Yani acıktığımızda da susadığımızda da, yine Guna’lar devrededir. Kişi acıktığında yemek yiyebilir; susadığında su içebilir. Ama eğer bunları “Yapan benim,” diyerek yapmaz ve herhangi bir bağımlılık duymadan sadece doğanın getirdiği Guna’lara karşılık olarak Guna’larla cevap verdiğini hissederse, bu onu bu fiile karşı duyduğu bağımlılıktan uzaklaştıracaktır.

Şunu belirtmek gerekir ki, buradaki “günah” kelimesi tıpkı diğer yerlerde olduğunu bildiğimiz gibi “engel” anlamını taşımaktadır. Kişinin günaha bulaşmaması demek, kendini bilme yolunda kendisine yeni bir engel yaratmaması demektir.

BHAGAVAT GITA – 11. VECİZE

“Yogi’ler, bağımlılığı terk ederek, sadece bedenen, aklen, zihnen ve aynı zamanda duyularla, benliğin saflaşması için fiilde bulunurlar.”
Kişi bağımlılığı terk ettikten sonra, doğanın kendisine getirdiğiyle mutlu ve tatmin olmayı örendikten sonra, fiilde bulunmaya devam eder; ama tüm bunları sadece benliğin saflaşması için yaparlar. Yani, artık bu yöntemi öğrenmiş ve hayata geçirmeyi başarmış olan kişi için yaptığı tüm fiiller, kendisini arındırmada kullandığı birer araç haline gelir. Böylece yaptığı yoga, günde 30 dakika meditasyon yapmakla sınırlı kalmaktan çıkıp, 24 saat boyunca uyguladığı bir yaşama sanatı haline dönüşür. Böylece kişi “yogayı yaşamaya” başlar. Ancak bu, entelektüel düzeyde kavramların anlaşılması ile yapılabilecek bir uygulama değildir. Bu sadece kavramların hayata geçirilmesi ile ilgilidir. Bu da uygulama ve pratik gerektirir.

 Bhagavat Gita’da Sri Krişna şöyle demektedir: “…tüm varlıklar doğumda yanılgıya tabiidir.” (7/27) Kimse doğar doğmaz kendini bilmez. Kendini bilen (“görevli” olarak tabir edilen gönüllüler dışında) zaten doğmaz. Kişi, gelişmişlik seviyesine göre yaptığı uygulamalarla kendini bilme uygulamaları yapar. Bu nedenle, ruhsal yol bir öğrenme süreci olarak düşünülebilir. Kişi, kendisinde bulunan düşük seviyeli enerjileri yüksek seviyeli enerjilere dönüştürmeyi öğrenir. Böylece Tamas, önce Rajas’a, oradan da Sattwa’ya yükselir. Böylece içsel simya gerçekleşir. Bundan sonraki adım ise Sattwa’nın aracılığı ile Sattwa’nın da üstüne çıkmaktır. Tüm bunlar da, pratik yapmakla geliştirilebilir.

 Sadece entelektüel seviyede kalan bilgi, yaşama geçirilmediği sürece, atıl olarak durmaktadır. Bu nedenle kullanılmayan bilginin Tamasik değeri olduğunu düşünebiliriz. Bu bilgiyi iyi niyetle, kendi gelişimimiz için kullandığımızdaysa, bu bilgi Sattwa değeri taşımaya başlayacaktır. Unutmamalıyız ki, kitabi bilginin odamızdaki kütüphane raflarında durması ile, beynimizde bulunan tozlu raflarda durması arasında fark yoktur. Her iki durumda da bilgi kullanılmamakta, böylece görevini yerine getiremeyerek atıl durmaktadır.

BHAGAVAT GITA – 12. VECİZE

“Birleşmiş olan, fiilin meyvesini terk ederek, ebedi huzura kavuşur; sadece arzuyla itilen ve meyveye bağımlı olan birleşmemiş olanlar (zincirlere) bağlıdır.”

Birleşmek, yoga’da kalmaktır. Kişinin ebedi huzuru için yapması gereken fiilin meyvelerini terk etmesi (yani Karma Yoga yapması) ve “Bir” olarak kalabilmesi olarak tekrar burada özetlenmektedir. Bunu yapmayan ve bir olmayanlar hakkında da Sri Krişna şunları söylemektedir:
(1) sadece arzu ile itilen
(2) meyveye bağımlı olan

Bir’liği hissetmeyen bu kişiler, doğum ve ölümün zincirlerine (Samsara’ya) bağımlıdır. Böylece kişi duyularını dizginlemediği ve arzularının esiri olduğu sürece, yani duyularının da sadece doğanın değerlerinden oluştuğunun idrakinde olmayarak, duyularının kendisini yönetmesine izin verdiği sürece ve böylece yaptığı fiillerin meyvesine bağımlı kaldığı sürece, rüzgarda dalgalanan bir gemi gibi, bir o yöne, bir bu yöne rüzgar ile salınacak ve akıntıya kapılıp gideceklerdir.

BHAGAVAT GITA – 13. VECİZE

“Bedenlenmiş olan (kişi) tüm fiilleri zihnen terk ederek ve kendine hakim olarak, dokuz kapılı şehirde, mutluluk içinde, fiilde bulunmadan ve diğerlerinin (beden ve duyuların) fiilde bulunmasına sebep olmadan kalır.”
Kişinin bedeni, “Brahmapuri” (Mutlak’ın yaratıcı sureti olan Brahma’nın şehri) olarak bilinmektedir. Dokuz kapısı olduğunun söylenme sebebi, bedenin dışa açılan delikleridir. Bunlar; gözler, kulaklar, burun delikleri, ağız, anüs ve üreme organıdır. Bu nedenle fiziki bedene, dokuz kapılı şehir denmektedir. Peki, fiziki bir bedende doğmuş olan kişi ne yapmalıdır?

1. Tüm fiiller zihnen terk edilmeli: Burada da bir Karma Yoga tarifi vardır. Hatırlanacağı gibi, Karma Yoga fiillerin meyvelerini terk etmekti. Sri Krişna bunun yolunu burada vermektedir. İstenilen, fillerin fiziki olarak terki değil, fillerin zihnen terk edilmesidir. Yani kişi, fiili tıpkı diğer herkes gibi yapmaya devam edecektir; ama arada gözün algılamadığı bir fark vardır. Herkes fiilin meyvesinin arzusuyla hareket ederken, bir yogi dünyanın refahını isteyerek hareket etmektedir. Bu, dışsal gözün algılayacağı bir şey olmayacağı için, herkes tarafından günün her saatinde hiç bir sınırlama olmaksızın uygulanabilir. Böylece yoga 24 saat için uygulanabilir bir yaşam tarzı haline gelebilir.

2. Kişi kendine hakim olmalı: Kişinin kendine olan hakimiyeti de, fiillerin zihnen terk edilmesi kadar önemlidir. Zaten kişinin kendine hakim olmadan, fiilleri de zihnen terk etmesi mümkün değildir. Çünkü kişinin kendine olan hakimiyeti, beş duyusu üzerinde egemenlik kurması ile mümkündür. Duyular da “kişinin dışarıda olan dünya” ile bağlantısıdır. Kişi bu duyulara hakim olmadığı sürece, akıl dışarı kayacak, ümit, arzu, öfke gibi duygular arasında gidip gelecektir. Bu da kişinin yaptığı fiilin karşılığını beklememesini imkansız hale getirecektir.

3. Fiilde bulunmadan ve diğerlerinin de fiilde bulunmasına sebep olmadan durmalı: Üstte anlatılan fiili zihnen terk etmesi ile artık kişi “fiili yapan” olmayacaktır. Böylece kişi fiilde bulunduğu halde fiil kendisini bağlamayacaktır. Artık kendisi sadece evrensel düzen içinde kendisine verilmiş olan görevi yerine getiren bir alet gibi çalışmaktadır: Kişi işini tam ve kesin olarak en iyi şekilde yapmaya çalışmaktadır. Çünkü böylece evrensel mekanizma en iyi şekilde işleyecektir; ama bu fiil kendisini bağlamamaktadır. Evrensel mekanizma bu kişiyi bu görevden alıp başka bir görev verdiğinde de, kişi yine aynı serinkanlılık ve ayniyet duygusuyla bu işi de eskisi gibi en iyi şekilde yapmaya çalışacaktır. Böylece kişi fiziksel olarak fiilde bulunduğu halde, fiili aşmıştır ve aslında fiilde bulunmuyordur. Aynı şekilde diğerleri olarak adlandırılan beden ve duyuların da meyve beklentisiyle bir fiilde bulunmalarına müsaade etmemekte, yani kendine tam olarak hakim olmaktadır.

Böylece kişi, bu vecizede de dendiği gibi, bu beden içinde mutluluk içinde durabilecektir. Çünkü kişinin mutluluğu fiilde yani dış dünyada araması yoga felsefesine göre, kişiye mutsuzluk getirir. Bunun sebebi, doğanın bize getirdiği tüm etkilerin gelip geçici olmasıdır. Kişi ne zaman ki, mutluluğun kendi içinden dışa doğru yansıdığını bilir. İşte o zaman kişi bu beden içindeyken mutlu hale gelir. İşte bu mutluluk, herhangi bir şarta bağla olmayan mutluluk -Ananda- halidir. Bu mutluluğa ulaşmış kişi, artık dünyasal zevklerin kendisine bir şey veremeyeceğini, her şeyin gelip geçici olduğunu, nihayetinde tüm evrenin Yoga-Maya yani Mutlak’ın bir yanılsaması olduğunu anlar. Böylece “bütün” olandan “bir” olana yolculuk tamamlanır.

BANU DEGER…

KARMA YOGA

KARMA YOGA NE DEMEKTİR?

Karma Yoga normalde alın yazısı gibi bilinmektedir. Oysa Karma Yoga kişiyi Karma bağından özgürleştiren yoldur. Karma, bizi “Samsara” yani doğum çarkına bağlayan fiillerdir. Bu yolda hizmet, adanma ve kurban esas olandır. Karma nasıl ortaya çıkmıştır? Mandukya Upanisad’daki hikayenin benzerini herkes bilir. Ama hikayeyi bir hatırlayalım:

“Bir erkek ve bir kadın, bir gün bir ağacın altındayken, kadın ağacın meyvesine uzanır ve “yasak meyveyi” hem kendi yer, hem de erkeğin yemesi için onu kandırır. Böylece her ikisi de dünyaya düşer.”

Evet, bu hikaye hepimizin çocukluğumuzdan beri dinlediği Adem ve Havva’nın hikayesi… Bu hikaye, Srimad Bhagavatam da dahil olmak üzere bir çok metinde yer almaktadır. Havva’nın Adem’e yemesi için verdiği meyvenin ne olduğunu bir düşünelim. Bu meyve, fiilin meyvesidir.

Peki neden bunu kadın, erkeğe vermektedir? Çünkü kadın – dişi güç, Shakti enerjisi, aşağı çeken enerjidir. Erkek/eril enerji ise Shiva enerjisidir, yükseltici enerjidir. (Bu enerjileri, Çin sistemi yin ve yang olarak açıklar.) Bu enerji, dünya üzerindeki her iki cinsiyette de bulunur. Yani her iki enerji de hem kadınlarda, hem de erkeklerde bulunur. Bu enerjilerin bedendeki yerlerine bakacak olursak, Shakti enerji “Kundalini” olarak da adlandırılır ve kuyruksokumunun bulunduğu bölgede, anüs ve cinsel organlar arasında bulunduğu bilinen Muladhara – Kök çakrasının biraz altında bulunur. Shiva enerjisi ise, iki kaş arasında yer alan ve üçüncü göz olarak da tabir edilen Ajna Çakra’da yer alır. Yogada yapılmaya çalışılan şey, Kundalini Shakti enerjisini yükselterek, Shiva ile birleşmesini sağlamak ve oradan birliğe gitmektir.

Eğer kişi Shakti enerjisinin etkisi altına girerse, dünyaya düşmektedir; çünkü Shiva / Shakti birliği sona ermiştir. Sakti, meyveyi yemesi konusunda varlığı ikna etmiştir. Fiilin meyvesini yiyen varlık, “yapan benim” dediği için, bir olanı üçe bölmüş (yiyen varlık, yenilen varlık ve yeme işlevi), böylece yogadan/birlikten uzaklaşmıştır. “Karma Yoga”nın “yoga”sını atınca, yani birlik olmayınca, geriye sadece “Karma” kalmış, bu da kişiyi dünyaya bağlamıştır.

Karma, kişideki Guna’lardaki dengenin bozulması üzerine oluşur. Daha doğrusu bu felsefe, tezahür – manifestasyon olarak geçen varoluşun “varolma” sebebinin bu dengenin bozulması olduğunu söyler. İste bu nedenle, varlık eğer bu Guna’ları dengeleyip bunların üzerine çıkabilmeyi başarabilirse, çıkış noktası olan özüne geri dönecektir. Bunu metinler damlanın tekrar okyanusa geri dönüşü olarak tanımlamaktadır. Şimdi burada şu soru akla gelmektedir: “Kişi gerçekten bunu arzu eder mi? Yani bunun içinde bir yıkım ya da yok oluş durumu var mi?” Buna yine okyanus örneğiyle cevap verebiliriz: Damla okyanusa karıştığında, belki damlayı görmezsiniz, ama o okyanusta vardır. Sizin o damlayı ayırt edememeniz, o damlanın orada olmaması anlamına gelmez.

O halde, kişi Karma’nın her tür etkisinden kurtulmak istiyorsa, öncelikle bu değerlerin üzerine çıkabilmelidir. Bunu başarmanın yollarından biri de Karma Yoga’dır. Karma Yoga’da kişi kendini tamamen o işe vererek, o işi “yapan” olduğunu reddederek ya da herhangi bir sonuç beklemeden -yani fiilin meyvesini terk ederek- fiilde bulunur.

Bu konuyla ilgili olarak Mandukya Upanisad’da şöyle bir örnek verilmektedir: “Bir ağaçta iki kus bulunur. Bu kuşlardan biri ağacın meyvesini yerken diğeri sadece onu seyreder.” Ağaçta bir diğerini seyreden kuş, “tanık” olan Paramatman (mutlak), meyveyi yiyen de Jivatman (bireysel ruh varlığı)’dir. Bu, biraz yoga felsefesinin dünya tarihi hakkındaki açıklamalarına da değinerek en basit şekilde söyle ifade edilebilir:

Varlık tanıklık durumundan yaptığı fiilin meyvesini yemekle Guna’ların dengesini bozmakta ve kademesel olarak doğanın hakimiyeti altına girmekte ve Jivatman olmaktadır. Jivatman olduğunda, önce elbette ilksel noktadan çıktığı için edimleri çoklukla Sattva özelliğini taşımakta, bu edimlerin sonuçları da Sattvik olmaktadır. İşte bu dönem Altın Çağ olarak adlandırılan döneme dek gelir. Ama burada şu gerçeği unutmamak gerek: Satwa değeri hakim fiiller bile Sattvik sonuçlara yol açtığı için varlığı Karma’nın zincirine bağlamaktadır.

Daha sonra varlık giderek yozlaşmakta, diker değerlerin kendisi üzerindeki hakimiyeti kademesel olarak arttıkça, diğer delerlerin baskın çıkma oranları yükselmekte ve çağlar da altın çağ, gümüş çağ, vs diyerek günümüze kadar gelmektedir. Yogik inanışa göre Karma Yoga tekrardan Altın Çağdaki insanların tanıklık duygusuna nasıl ulaşacağını belirler. Öyleyse “Karma’nın zincirlerinden kurtulmak nasıl sağlanır?” sorusunu irdeleyebiliriz.

Kişinin Karma Yoga uygulamasıyla yaptığı şey aslında doğada bulunan 3 Guna’nın dengeye getirilmesi ve kişinin bu 3 Guna’nın üstüne çıkabilmesidir. Guna’ları tanımlarıyla birlikte kısaca söyle tanımlayabiliriz:

1. Sattva: Huzur, sükunet ve sessizlik
2. Rajas: Hareketlilik
3. Tamas: Atalet, uyuşukluk

Doğada bulunan her şeyde bu üç değer mevcuttur. Yani doğada hiç bir şey yoktur ki sadece tek bir değerden -mesela Sattva’dan- oluşsun. Tüm değerler, doğada bulunan tüm varlıklarda bulunur, burada varlığın Guna’sı hakkında konuşulduğunda, kriter hangi Guna’nın o varlıkta baskın olduğuyla ilgilidir. Örneğin insana baktığımızda, kişi hareketliyken o kişide Rajas değerinin öne çıktığını, ayni kişi uyuşuk haldeyken – mesela ağır yemek yedikten sonra- Tamas değerinin baskın çıktığını, iyi bir uykudan sonra, zinde bir uyanışla güne başladığında ve sebepsiz bir mutluluk duyduğunda da Sattva değerinin baskın olduğunu söyleyebiliriz. Yani herkes (her varlık) bu değerleri taşır.

Yoganın önerdiği, kişinin bu değerler üzerinde hakimiyet kurmasıdır. Böylece kişi istediği zaman bu değerleri istediği gibi yönetebilecektir. Kişi istediği an, örneğin çalışma ortamına girdiği an kendisinde -tıpkı bir elektrik şalterini açıp kapatır gibi- Rajas değerini yükseltebilecek, böylece verimli bir şekilde çalışabilecek, meditasyon yapmak istediğinde de Rajas’tan Sattva’ya istediği an geçebilecektir. Bunun bir ileri aşamasında, kişinin bu değerleri aşması gelecektir.

Aşmak nedir? Kişinin Guna’ları dengeli bir hale getirmesi Guna’ları aşmasıdır. Yani eğer kişide bulunan her üç değer de o kişide eşit oranlarda bulunuyorsa, kişi Guna’ları aşmış demektir. Peki bu nasıl sağlanır? Simdi genel kanı aslında eğer kişide Rajas ya da Tamas değeri yüksekse, kişinin Sattva değerini yükseltmeye çalışmasıdır. Ancak doğaya baktığımızda doğa bize bunu yapmaz. Çevremizde bulunan Tamas değeri yüksek kişilere baktığımızda, bunun böyle olduğunu görürüz.

Doğa, Tamas değeriniz yüksekse, sizi daha fazla Tamas’a boğar. Siz istedikçe o değerde bulunan daha çok şeyi çevrenize çekersiniz ya da bunları yaratırsınız. Pekiyi neden? Çünkü böylece Tamas bardağı dolar, tasar ya da patlar. Böylece ister istemez tavana vurmuş olan değer tekrardan olması gereken noktaya geri donuş yapar. Örneğin, kendini sürekli olarak yemeğe vermiş bir kişi, yedikçe yemek ister, yer, yer, yer. Doğa onu ve açlığını doyurması için elinden geleni yapar. Böylece kişi bir gün doyacak ve yemekten -aşırı yemekten- vazgeçecektir.

Ayni şekilde öfkeli insanlar, diğer insanlarla karşılaştırıldığında, çevresinde onları öfkelendirecek daha fazla olay olur. Çünkü doğa onu ve öfkesini besler. Besler ki artık o kişi öfkeye doysun ve onu bıraksın. Bu bakış acısıyla düşünecek olursak doğanın bizde var olan değerleri körüklemesi terim yerindeyse bir kutsamadır. Kısaca, doğa sizi, bulunduğunuz değer ile iyice besler ki, artık onu istemeyecek kadar değere doyun. Daha sonra otomatik olarak zaten siz o değeri bırakırsınız.

Aynı şekilde kişi de örneğin çok uykuluyken, kendisinde Rajas değerini yükseltmek istiyorsa, gidip spor yapması Rajas’ın yükselmesini sağlamaz. Eğer Tamas değeri kişide yükselmişse, kişinin yapabileceği şey, gidip yatıp uyumaktır. Böylece o değer kendi zirve noktasını bulacak ve tekrardan olması gereken seviyeye geri dönecektir.

Herhangi bir ruhsal çalışma yapmayan kişide hep bir değer diğerine göre baskın olarak bulunur. Yani kişi önce Tamas hakimiyetinde yaşar, uykusu vardır, uyanır ve Rajas devreye girer.

Bir süre sonra Rajas’tan Sattva’ya ve sonra tekrardan belki Tamas’a geri döner. Ancak, ruhsal çalışma ile bu üç değeri dengede tutmak böylece bu Guna’lara hakim olmak ve bunları aşmak mümkündür.

Guna’ları aşmak isteyen -yani bu üç değeri dengelemek isteyen- kişinin yapması gereken şey kendini gözlemlemeyi öğrenmesidir. Kişi kendini gözlemledikçe, kendisinde ne zaman hangi değerin baskın olduğunu ve o değerin ne zamanlar ortaya çıktığını öğrenmeye başlar. Böylece kişi öfkelendiği anları tespit etmeye başlar. Kendini öfkelenirken yakalamaya başlar. İste bu tanıklık durumuna geldiğinde, kişi zaten öfkesinin geçmeye başladığını hisseder. Ancak burada önemli bir nokta vardır: Eğer kişi tanık olduğu için, bulunduğu değerden tatmin olduğu ve artık doyduğu için değil de, zorlama ya da bastırma ile yapmak zorunda olduğu için çıkmaya çalışırsa, doğa kişiyi tekrar aynı noktaya geri getirir. Burada B.Gita’da Sri Krişna 3. Bölümde (33. vecize) söyle demektedir:

“Bilge kişi bile kendi doğasına uygun bir şekilde hareket etmektedir; varlıklar doğayı takip ederler; bu duruma baskı altında tutma (dizginleme) ne yapabilir ki?” Gerçekten de, eğer siz bastırma yoluyla henüz doymadığınız ve hazır olmadığınız bir yola girerseniz, doğa sizi önünüze farklı yollardan -büyük olasılıkla da hiç tahmin etmediğiniz bir noktadan- tekrar aşamadığınız bu durumu koyacak ve siz gecene kadar da bunu önünüze çıkartmakta ısrar edecektir. Bu nedenle Swami Satchitananda hep şu örneği vermektedir:

“Kişi kendini tıpkı bir ati terbiye eder gibi eğitmelidir. Vahşi bir atı döverek eğitemezsiniz. Ama onun her istediğini de yapmasınız. Yapmanız gereken, biraz sanki onun istediği sekleri yaparmış gibi yapıp, daha sonra tatlılıkla -o daha farkına bir varmadan- istediğiniz yola onu getirmek. At biraz sola gitmek istiyorsa, önce bırakın biraz sola gitsin; bırakın tatmin olsun. Daha sonra siz yavaşça yularından tutup onu istediğiniz yöne götürürsünüz. Ama aksine, eğer atla bir inatlaşmaya girerseniz, o da aynı inatla size karşı koyacaktır.”

Böylece öğretmenimiz Raghuramji’nin söylediği gibi kişi kendini zorla düzeltmeye çalışırsa, kendisinin efendisi değil, kölesi olacaktır. Yoga yolunda ilerlemek ve Karma Yoga yapabilmek için kendi efendimiz olmamız gerekmektedir.
Şimdi Karma ile ilgili iki farklı görüşe değinmek istiyorum:

1) Birinci görüşe göre, eğer kişiyi bu dünyaya bağlayan şey fiillerse, o halde kişi fiilde bulunmayı keser. Bu “fiil yoksa bağlayan bir şey de yok” görüşüdür. Bu görüşü destekleyen kişiler, dünya ile ilişkilerini mümkün mertebe keserler ve fiilde bulunmamaya çalışırlar.

2) İkinci görüş ise, Bhagavat Gita’nın da desteklediği, kişinin “fiilde beceri” sahibi olmasıdır. Bu görüşe göre, fiil üç şeyi kapsar: “Fikir, Zikir ve Fiil (hareket/davranış anlamında).” Yogada istenilen zaten kişide bu üç şeyin bir ve tek olmasıdır. Yani kişinin fikri ne ise, zikrinin (sözünün) de ayni olması ve davranışlarını da buna göre yapmasıdır. Böylece tam bir içsel şeffaflık yogiye hakim olur ve yogi huzurla dolar. Bu görüşe göre problem, yapılan edimlerde değil, kişinin bunlara bakış açısındadır. Bu bakış açısı değiştirildiği takdirde, kişi her nerede olursa olsun Karma Yoga uygulayıcısıdır. Bhavat Gita’daki Sri Krişna’nın “Sorun dünya değildir, sorun dünyevi olmaktır,” sözünün altında yatan anlam da zaten budur.
Karma Yoga’nın temellerini ise söyle açıklayabiliriz:

1. “Kişinin egoyu araya sokmadan ve işin sonucuna odaklanmadan bir iş yapması”: Yani kısının karşılıksız ve koşulsuz olarak, sadece işi, o işi yapmak doğru olduğu için yapması. Burada özellikle kişinin yaptığı ise konsantre olması ve yaptığı işten herhangi bir kişisel fayda beklememesi esastır. Bir iş yaparsınız ve bu iş evrene bir hediyedir.

2. “Kişinin sadece kendini o işe vererek, sadece bir işe konsantre olarak, onu mükemmel olarak yapması”: Bu, bir önceki tarifle ayni yere gelen bir ikinci tariftir. Çünkü eğer karşılıksız ve koşulsuz olarak bir işi yaparsanız işin içinde kendinizi o işe ‘adama’ vardır. Dikkat ederseniz kendinizi adadığınız işlerde, işi ucundan tutarak yapmazsınız. Kendinizi o ise gönülden verirsiniz. O iş size angarya olarak gözükmez.

3. “Yapılan işi evrene hediye ederek, iyi ve kötü sonuçlarını, yani meyvelerini reddetmek”: Bu aynı zamanda kurban/yajna ile de ilgilidir. Kişi egoyu üzerinden atamadığı için -egoyu atmak zordur- yapanın kendisi olduğunu kabul eder, ancak sonuçlarını hediye eder. Yani yaptığı işin sonucundan bir beklentisi olmaz.

4. “Yaptığınız işlerde ‘yapan ben değilim’ demek”: Burada kişi sadece evrenin elinde bir araç olduğunu hisseder ve her ne yaparsa yapsın kendi iradesinden daha büyük bir iradenin kendi üzerinden işlediğini hisseder. Böylece kişi “yapan” olmadığı için, yaptığı fiilin sonuçlarından da sorumlu olmaz. Böylece Karma oluşumu engellenir. Kişi fiilde bulunduğu halde fiilin sonucu kendisini bağlamaz.

Yani birinci bölüme bakarsak, yaptığımız her işi, her davranışı karşılıksız ve koşulsuz yapmalıyız. Diyelim ki sokakta yürüyoruz. Yaşlı ve kör bir adam gördük. Yardım etmek istedik ve onu karşıdan karşıya geçirdik. Bir iyilik yaptık yani. Ama kişi bize teşekkür etmezse arkasından da “Ben onu ezilmekten kurtardım. Oysa o bana bir teşekkür bile etmedi,” dersek o zaman Karma Yoga’ya göre yaptığımız iyiliğin ve davranışın hiçbir önemi olmaz.

Yani birinci bölüme bakarsak, yaptığımız her işi, her davranışı karşılıksız ve koşulsuz yapmalıyız. Diyelim ki sokakta yürüyoruz. Yaşlı ve kör bir adam gördük. Yardım etmek istedik ve onu karşıdan karşıya geçirdik. Bir iyilik yaptık yani. Ama kişi bize teşekkür etmezse arkasından da “Ben onu ezilmekten kurtardım. Oysa o bana bir teşekkür bile etmedi,” dersek o zaman Karma Yoga’ya göre yaptığımız iyiliğin ve davranışın hiçbir önemi olmaz.

Evren bir kumaştır ve biz bir ipliğiz. Biz bu kumaştan bir iplik parçası bile çeksek, o kumaş birkaç metre etkilenir. Örneğin, Amerika’da suç oranı %100 olan bir bölgede nüfusun yüzde biri meditasyon yapmaya başlamış. Aradan geçen belli bir zaman sonra yapılan araştırmada suç oranının 540 düştüğü tespit edilmiş. Bu demektir ki, olumlu enerjilerle biz de kötü insanları olumlu düşüncelerimizle yukarı kaldırabiliriz veya yardım edebiliriz. Dışarıda olan kötü şeyleri önemsemeyip sadece kendimizi düşünmek, Karma Yoga yolundaki yanlış adımlardır. Yaptığımız her olumlu davranış ve düşünce, Karma Yoga yolunda attığımız olumlu bir adımdır. Bunlara evrene verilen sonsuz ve karşılıksız hediyelerdir.

Ama değiştiremeyeceğimiz olayları da akışına bırakmalıyız ve üzülmemeliyiz. Bu da bizim Karma’mızı olumsuz etkiler. Örneğin Dalai Lama… Ülkesinden sürüldükten sonra Amerika’da verdiği bir demeçte kendisine, ülkesinin kötü durumda olmasından dolayı üzülüp üzülmediği sorulur. O da “Değiştiremeyeceğim bir şey için boşuna üzülmemin bir anlamı yok,” der. Yani olayların akışına kendimizi teslim edersek daha da ilerlememiz kaçınılmaz olacaktır. Bizim yapmamız gereken “Ben buradayım, dünyaya geldim ve kabullendim,” demektir. “Ben bu noktada ne yapabilirim, kendime ve insanlığa nasıl faydalı olurum?” diye düşünmek Karma yolunda ilerlemektir.

İkincisi ise kişi kendini ‘adama’ya bırakmalıdır. Çünkü bir işi karşılıksız ve koşulsuz yaparsanız içinizde adanma ve huzur olur. Bu da kişilerin düşünce yapısıyla alakalıdır.

Öğretmenim Raghuramji’nin anlattığı bir hikayeden aktarmak istiyorum:

Bir köyde inşa edilmekte olan bir Tapınak ve bu inşaatta taşları yontup kırarak muhteşem heykeller ortaya çıkaran birçok işçi varmış.Bir gün bir ajanstan muhabir gelip çalışanlarla röportaj yapmak istemiş. İlk önce gittiği bir çalışana sormuş “Burada ne yapıyorsunuz?”
Adam büyük bir öfkeyle yanıt vermiş “Görmüyor musunuz ne yaptığımı işte taş kırıyorum. Hem de çok sert taşları.Ellerime bak ne hale geldiler. Kıpkırmızılar. Taş dövmek cehennem gibi bir şey. Bir delik bulup kaçabilsem keşke ama nerde !Şef sürekli kafamda bana bakıyor.

Bütün bu iş cehennem gibi. Bir de bana soruyorsun bu iş zor mu diye? Bu iş tam bir bela. Sanki lanetlendim bu işi yapmak için. Keşke bir
an evvel bu sefil işten kurtulabilsem!” Muhabir yeniden bir soru yöneltmiş “Taş kırıp dövdüğünüzü anladım fakat burada inşa edilen nedir?” Adam “Bu saçma sapan yolu niye yapıyorlar anlamadım , zaten beni hiç alakadar da etmez.” demiş.Sonra muhabir bir diğer isçiye gidip sormuş “Ne yapıyorsunuz?” Adam cevap vermiş “Ben taş kesiyorum. Bu benim işim.

Sekiz saat çalışıp 10 dolarımı alırım. Benim karım çocuklarım var. Bu benim sorumluluğum. Çoluk çocuğuma bakmak zorundayım. Bu benim sadece görevim.” Kadın sormuş “Burada ne inşa olduğunu biliyor musunuz?” “Evet bir tapınak olduğunu söylediler. Bütün işi bir tapınak için yapıyoruz. İsterse hapishane olsun benim için fark etmez. Ben sekiz saat işimi yapar on dolarımı alırım. Başka da işim olmaz.” Sonra kadın üçüncü adama gider ve sorar,

“Burada ne yapıyorsunuz?” Adam cevap verir: “Ben bir Tapınak inşa ediyorum. Bu köyde yıllardır bir tapınak yoktu. Ne zaman bir festival olsa bütün insanlar yan köye giderlerdi. Benim büyükbabam denedi ama bütün hayati boyunca başaramadı. Babam da çok çabaladı ama bir tapınak inşa edilemedi , hep bir rüya olarak kaldı. Benim zamanımda da olmayabilirdi belki ama Tanrının lütfuyla bu Tapınak benim zamanımda inşa ediliyor. Biliyor musunuz taşa vurduğum her an muhteşem bir melodi çıkıyor. Bakın burada her şey tapınak inşaatı başladığından beri bir festival gibi. Bu tapınak bütün köyü bir araya getirdi. Bu uykulu halk bir anda festival moduna geçti.

” Muhabir sormuş “Burada ne kadar çalışıyorsunuz?” “Neden soruyorsunuz ki? Kalkar kalkmaz buraya gelirim ve taşları kesmeye başlarım. Burada yerim içerim, her şeyimi burada yaparım. Eve gittiğimde , yattığımda ,hatta rüyamda bile taş keserim ben. Bu gerçekten çok mutluluk verici bir şey benim için. Bu benim hayalim” Muhabir sormuş “İnşaat ne zaman sona erecek?” “Neden bana bunu soruyorsunuz ? Ben bu tapınak inşaatının bitecek olmasına son derece üzülüyorum. Keşke daha çok uzun sure hünerlerimi bu tapınağın etrafında gösterebilsem. Bu bir kutsanmışlık.” Eğer yapılan işe bakarsanız , üç insanda aynı işi yapmakta, fakat birincisi için bu bir cehennem , ikincisi için bir görev,ödev,oysa ki üçüncüsü için bir kutsama.

Eğer işin doğal olarak iyilik ve kötülük nitelikleri varsa, o halde bu üçü de ayni şeyleri hissetmeliler. Ama bu realite değil. İş kendi başına bu nitelikleri taşımaz. Peki bu kadar büyük farkları yaratan nedir? Aklımızı rahatsız eden iş değildir, bu bir hiledir. İş dışsal bir şeydir. Davranışlarımız içseldir. İş dünyaya aittir. Davranışlarınız ise size. İşleri değiştiremezsiniz , çünkü onlar dış dünyaya bağlıdır. Değişmek isterse değişir. Ama işin arkasındaki davranış ve tutumlar sizin elinizdedir. Kesin bir tavır işinizi perişan bir hale çevirebilir ya da onu mutluluk verici kılar.

Tutumlarınızı değiştirin ve spirituel bir hale gelin. Eğer doğru tutumlar sergilemiyorsanız spirituel değilsinizdir. Sizin spirituel olup olmadığınızı belirleyen iş değildir. Bu hikayeden de anlaşıldığı gibi olaylara bakış açımız da bizim özümüzle ve nasıl düşündüğümüzle alakalıdır. Sonuçta adanmayla yapılan eylem ne olursa olsun kişiye angarya olarak gözükmez. Böylece yapılan her fiil gönüldendir. Karma Yoga yapmak huzur, sakinlik ve tatmin duygusu sağlar.

Üçüncü noktaya bakarsak, yapılan fiili evrene hediye etmenin, iyi ve kötü sonuçlarını da, yani meyvelerini de reddetmenin, aynı zamanda kurban/Yajna ile ilgili olduğunu söylemiştik. Bu hayatta herkesin herkesten beklentisi vardır. Anne babadan, çocuktan; baba anneden, çocuktan; çocuk anneden, babadan bekler, bekler… oysa problemler bizim fiillerimizden kaynaklanmaktadır. Oysa biz başımıza gelenleri bir de dış dünyaya yüklemek gibi bir eğilimdeyizdir.

Oysa kendi tavrımızı ve davranışlarımızı değiştirmek, aklımız ve zekamızla mümkündür (Manomaya Kosa, Vignanamaya Kosa). Kimse bizi etkileyemez. Çünkü biz bağımsız varlıklarız. Çünkü yaratılışımızın doğasında zaten fiil var. Krişna der ki, “İşi yap; ama sonuç bekleme.” Beklenti bizim yaşam sevincimizi azaltır.

Beklentide büyük bir ego vardır. Beklemek durumu zayıflık, beklememek güçlü olmaktır. O kadar tam ve bir olduğumuzu hissetmeliyiz ki, artık bekleyecek bir şey olmadığını bilelim. İşte bu Karma Yoga’dır.

Krişna der ki, “Fiilde bulunmak iyidir. Ama bazen fiilde bulunmamak da iyidir.” Fiilde bulunmak Karma, bulunmamak A Karma’dır. İçindeki fiile, dışında gösterdiğin fiil farklı ise bu da Vikarma’dır. Vikarma reaksiyondur.

Örneğin, sabah saat çalar, sinirlenirsin. Ama kalkmak zorundasındır. İşe gidersin, patronunu görürsün. Nefret ettiğin patronunun yüzüne gülersin. Yanımıza gelen iş arkadaşımıza “Ne güzel konuşuyorsun,” deriz. Oysa içimizden kötü düşünürüz. Bunların hepsi Vikarma’dır. Her tepkide de kendimizle zihnen savaşırız. Yani %50 oranında kendimizle savaşırız. Bu bir süre sonra bizim genetik yapımıza girer ve gelecek reenkarnasyonlarımıza yansır. Bütün hastalıklarımızın nedeni önce zihin bedende başlar.

Daha sonra fiziksel bedene iner. Bağışıklık sistemimiz bozulur; diyabetik oluruz; bağırsak ve sindirim sistemimiz bozulur; kansere yakalanırız. Yani Krişna’nın söylediği, hem fiil, hem fiilsizle bulunmanın önemi burada ortaya çıkıyor. Bizim dışarıya gösterdiğimiz fiil, içsel olarak onu değiştirmek içindir.

Oysa bir fiilde bulunuyorsak ve bunu engelleyemiyorsak, o zaman %100 bunun içinde bulunmalı ve savaşmamalıyız. Böylece doğayla uyum içinde oluruz. Biz kendimizi ve düşüncelerimizi olumlu yönde değiştirirsek mutlu oluruz. Bu da Karma Yoga yolundaki en önemli sonuçlardan bir tanesidir. “Ne ekersen onu biçersin,” sözü bu olaylarla bağlantılıdır.

Kişi iyilik yapınca “Bunu ben yaptım,” fikri ile donanır. Bu da kişiye egoyu getirir. İyilikte ego olunca o zaman yaptıklarının da bir anlamı kalmaz. İnsanlar kötü bir fiilde bulununca “Ben yaptım,” demezler. Oysa iyinin arkasında her zaman bir “ben” ve sonucunda “ego” vardır. Bu da mahvedicidir.

Hindistan’da bir guru “Öyle bir şekilde iyilik yap ki, sağ elin yapsın, sol elin bunu bilmesin,” demiştir. Fiilde bulunmamakla da, kimseye yardım etmemekle de, kimsenin Karma’sına dokunmama gibi bir düşünce tarzı vardır.
Örneğin, bazı çevrelerde “Kimseye yardım etmemelisiniz; çünkü bu onların Karma’larını bozacaktır. Herkes kendi Karma’sına uygun koşullar altında yaşar. Bu nedenle ihtiyacı olana bir şey vermek ‘o kişinin uzun vadede iyiliği için’ kötü bir şeydir. O kişi kaderine terk edilmelidir,” denildiğini duymuş olabilirsiniz. Malesef, sadece ülkemizde değil, dünyanın diğer ülkelerinde de ve hatta Hindistan’da da bu görüşü destekleyen bir grup kişi bulmak olasıdır.
BANU DEGER.

Incoming search terms:

  • https://yandex ru/clck/jsredir?from=yandex ru;search;web;;&text=&etext=1821 Wm9BoR5vsfr-CD80UonvixvcjJREbxMtGlnWxQd1aywSdLzmXgQoya4AZN9j8bPx 017487595b039ce6c01ff56c90534a78f4a25423&uuid=&state=_BLhILn4SxNIvvL0W45KSic66uCIg23qh8iRG98qeIXme
  • https://yandex ru/clck/jsredir?from=yandex ru;search;web;;&text=&etext=1821 wTPOVO46GJyCtPOsW7zy2RKFLE98Ji59g1GOnFIVGq6Uq3Sy5o8iHBPVlvOqU4og b97cc7c3b07445a1b881c761d11c371f7b143cc2&uuid=&state=_BLhILn4SxNIvvL0W45KSic66uCIg23qh8iRG98qeIXme
  • https://yandex ru/clck/jsredir?from=yandex ru;search;web;;&text=&etext=1822 gdgz0RksfFedhVOwAXk-xdj8Fw61_7F2iQu-SxgDM6SiC2Ox7s8Gg3zqfuL_xgTo 6d3bc1d549fecea8547eedc6e10aa591855010c7&uuid=&state=_BLhILn4SxNIvvL0W45KSic66uCIg23qh8iRG98qeIXme
  • https://yandex ru/clck/jsredir?from=yandex ru;search;web;;&text=&etext=1823 IPZGFZ6b4qrPLk_Yf-NqMoQevVojy1XufzN5sAQ2v210ZSKke709EYR0ZeOB8SeY 5532c44d096a4459901fdd8f4b47aa9e7b58b3fc&uuid=&state=_BLhILn4SxNIvvL0W45KSic66uCIg23qh8iRG98qeIXme
  • https://yandex ru/clck/jsredir?from=yandex ru;search;web;;&text=&etext=1828 86woc3BP4YUBhbbsDLl7fCTdk5sCxcGscMISq4pa6OPcmpxSOxWbLqZUx13WGig1 1bbbb4884b7ebccc5e5f865621d9ac79f07235ce&uuid=&state=_BLhILn4SxNIvvL0W45KSic66uCIg23qh8iRG98qeIXme
  • https://yandex ru/clck/jsredir?from=yandex ru;search;web;;&text=&etext=1830 eEZ0v2wrDPOT5YmxmGsuzflrEea_WRQSuSj2UKKF-_j2dzER4mtjIs7D3elE6AnA 613a0c91c7f3b7e6dae99539efc6eca45ff13a60&uuid=&state=_BLhILn4SxNIvvL0W45KSic66uCIg23qh8iRG98qeIXme
  • https://yandex ru/clck/jsredir?from=yandex ru;search;web;;&text=&etext=1834 5lKQX_w0WOsKgQPxQuL4pRm60e2utnG7UabW3wqSqp25dkbybjdSfc_9zIqvAttc 4f3dd3aee32b472ee81947b91f92e9a0951c31c0&uuid=&state=_BLhILn4SxNIvvL0W45KSic66uCIg23qh8iRG98qeIXme

RAJA YOGA NEDİR ?

 Raja Yoga, kendimizi isteyerek ve arzulayarak disipline etmemizdir. Buradaki en önemli araç irade gücümüzdür. İrademiz yoksa, kontrolümüz de yoktur. İrade gücü Raja Yogadaki aracımızdır. Bu sistem de sonuç olarak aklımızı ve zihnimizi bilinçli olarak sakinliğe götürmek için düzenlenmiştir. Krişna ve Patanjali aklı kontrol etmenin iki sisteminden söz ederler. Bunlar;

1) ABYASA: Disiplin ve kontroldür. Bu yönteme Raja ve Karma Yoga girer. Bu yöntemde bir disipline olan, bir de disipline eden bulunmaktadır. Disipline olan, çalışandır. Disipline eden, patrondur. Disipline olan, yani öğrenci, kendini hiçbir zaman baskı altında hissetmemelidir. Çünkü zorla disiplin altına girdiğimizde kendimizi baskı altında hissederiz. Oysa istekle ve arzu ile kendi üzerimizde disiplin kurarsak, bu da bizim kendi kendimizin efendisi olmamızı sağlar. Kendi kendimizin efendisi olmamız demek, ne yapmak istediğimize, nasıl düşünmek istediğimize, nasıl davranmak istediğimize ve hangi okul yolunu takip edeceğimize bilinçli olarak karar vermemizdir.

2) VAIRAGYA: yani ‘bırak gitsin’ yöntemidir. Bu yönteme ise Bhakti ve Gnana Yoga sistemleri girmektedir. Gnana Yoga sistemine göre Vairagya’da bilgiyi yöntem olarak kullanırız. Bilgiyi kullanmamızın aracı ise zihnimizdir. Analiz eder, bilgiyi zihnimizle kullanırız. Bu sistem sonuçta yine bizi aklın sakinliğine götürür. Ama bu sistemi uygulamak kolay değildir. Burada en önemli araç sorgulamaktır. Bu da bize bilgiyi getirir. Bilgide mutluluk… Aklın sakinliğini sorgularken mutlu olma yöntemlerini bilirsek, kolayca sonuca ulaşırız. Bhakti Yoga sisteminde ise duyular üzerine hakimiyet gerektirir ve kişinin gerçek sevginin ne olduğunu anlaması üzerine kuruludur. Bhaktinin amacı evrensel sevginin ne olduğunu kişiye göstermek kişiyi Yoga’ya, yani birliğe götürmektir. Yani Vairagya yönteminde de anlaşılması gereken, olaylara ve dünyaya, kişilerle sonsuz, sınırsız, karşılıksız sevgiyle bakmamız; nesnelere tutunmamız, endişelerimizden yöntemleri bilerek akıl yolu ile sıyrılmamız anlatılır. Yani zihnimiz metodu ve analizi bilirse mutluluk yolu kaçınılmazdır. Amaç içsel ve dışsal doğamızı kontrol ederek hepimizde olan ilahiliği tezahür ettirmemizdir.

Şimdi RAJA YOGA’NIN ALTINDAKİ SEKİZ BASAMAKLI ASTANGA YOGA’yı inceleyelim.

Astanga Yoga, Patanjali’nin kaynak eseri Yoga Sutra’larda anlatılmaktadır. Öğrenci isteyerek ve arzu ederek bu sekiz yolu disiplinli bir şekilde uygularsa yoga yolunda istediği hedefe ulaşabilir.

1) YAMA’LAR: Kendimize hakim olmayla ilgili ilkelerdir. Ahlaki değerlerimizdir.

A) Ahimsa: Kendimize ve topluma zarar vermemek, şiddet kullanmamaktır.

Özetle kişi kendi mutluluğu için etrafını sıkıntıya sokarsa bu bir şiddettir. Ama kendin mutluysan ve sadece etrafındakilerin ve toplumun huzursuzluğundan mutlu oluyorsan bu da bir şiddettir. İçimizdeki şiddet bir zehirdir. Şiddete karşı olmalıyız ve bu şiddeti vücut, zihin ve söz seviyesinde kontrol etmemiz Ahimsa’dır.

B) Satya: Doğruluktur.

Doğruluk ve gerçek zamanın her diliminde aynıdır. Yalan söylemek ve bunu sürdürmek, aklımıza ve bedenimize zarar verir. Bize yük getirir. Biz geçmiş ve gelecekle de ilgili dürüst olmalıyız. Bu gerçeklikler sorumluluktur. Bu sorumluluklar bizim içsel gücümüzdür.

C) Asteya: Çalmamak.

Bizim olmayan hiçbir düşünceye ve maddeye sahip çıkmamamız demektir. Sahip olduklarımızla mutlu olursak, Asteya’yı yerine getirmiş oluruz.

D )Brahmacarya: istek ve arzuları kontrol etmek.

Dünyamıza kutsal bir şey gibi saygı duymak, dünyaya pozitif bir oluş gibi davranmaktır. Aynı zamanda kendi üzerimizde de bedensel ve tensel zevklerimizi kontrol altına almamız demektir.

E) Aparigrama: Her şeye karşı nötr olmamız.

Hiçbir düşünceye ve davranışa gereğinden fazla veya gereğinden az bağlanmamamız demektir. Örneğin istifçi olmamamız, maddeye tutunmamamız, açgözlü olmamamız demektir.

2) NİYAMA’LAR: Kişinin kendini saflaştırması ve gözleme yapmamız için gerekli ilkelerdir.

A) Sauch: saf ve arı olma.

Temiz olmamız, saygılı olmamız, düzenli olmamızdır. Kendimiz ve çevremizin temizliği, zihnimizin saflığı ile de alakalıdır.

B) Santosha: halimizden ve durumumuzdan memnun olma.

Yani ihtiyacımız olanla gereken arasındaki farkı görmemizdir. Fazla olan hiçbir şeye ihtiyaç duymamalıyız. Objelere ve nesnelere fazladan bağımlı hale gelirsek bunların kölesi haline geliriz.

C) Tapas: Ateşli istek.

Yani tek yönlü olarak kendimizi bir şeye vermemiz; isteğimiz ne olursa olsun, inançla, adanmayla ve samimiyetle takip etmektir.

D) Svadyaya: Okuma.

Spiritüel konularda bol bol okumamız ve kendimizi akıl, zihin düzeyinde geliştirmemiz demektir.

E) Ishwara Prranidhana: hatırlama.

Zaman zaman kendi özümüze dönüp yolun neresinde olduğuna bakmamızdır. Yani içsel gözlemdir. Örneğin sadece Svadya’ya takılmamak (okuma), sadece Sauch (temizlik) aşamasına takılıp kalmamak. Niyama uygularken kendi içimizle ve davranışlarımızla ilgileniriz. Bu başkaları ile iletişim içinde olmamızı gerektirmemelidir.

Sonuç olarak bu basamakların hepsi yoga yolunda ilerlememiz için bir araçtır. Son değildir. Sona ulaşmamız için gereken basamaklardır.

Patanjali’nin kaynak eseri Yoga Sutra’da Raja Yoga’nın 8 bölümü olduğundan bahsedilmiştir.

  • Yama’lar: Kendimize hakim olma ile ilgili ilkelerdir.
  • Niyama’lar: Gözlemleme yapmamız için gerekli ilkelerdir.
  • Asana’lar: Fiziksel Duruşlardır.
  • Pranayama: Nefes teknikleri ile evrensel enerji Prana’nın  kullanılmaması ve kontrol edilmesidir.
    Meditasyon aşamaları:
  • Pratyahara: Dikkatin dış dünyadan iç dünyaya yöneltilmesidir.
  • Dharana: Konsantrasyondur.
  • Dhyana: Konsantrasyon halinde, kişinin kendisini zorlamadan kalabilmesi durumudur.
  • Samadhi: Yoga’nın nihai hedefi olan Evrensel Bilinç ile birleşmedir.

B.K.S. Iyengar, Raja Yoga’nın bölümlerini bir ağacın bölümlerine benzetmiştir. Iyengar’a göre, Yoga Ağacının kökleri yama’lar, gövedisi niyama’lar, dalları asana’lar, yaprakları paranayama’dır. Ağacın özsuyu dhrana, ağacın verdiği çiçek dhyana, meyve ise samadhi’dir. Burada Iyengar’ın söylemek istediği, bir ağacın ancak bu bölümlerin hepsi bir arada olursa bir bütün olabileceğidir. Yani, Yoga yolundaki bir öğrenci, Samadhi’ye ulaşabilmek için, Yoga’nın tüm bu bölümlerini bir arada uygulamalıdır.

Banu Deger
BHANU PRİYA

Yoga Egitmeni, Reiki Master, Yasam Kocu

Incoming search terms:

  • raja yoga nedir
  • raja yoga