Karma Yoga 2 | Yoga Evim

Karma Yoga 2

 Pekiyi Karma bunu mu gerektirir? Yani gerçekten kimsenin Karma’sına müdale etmemek adına, yardım eli uzatmaktan kaçınmalı mıyız?
Burada aslında duyulan korku şudur: Olumsuz fiiller nasıl olumsuz sonuçlar doğuruyorsa, olumlu fiiller de olumlu sonuçlar doğrur. Yani ben çok kötü bir insanken yaptığım tüm kötülükler nasıl beni bu doğum ölüm çarkı olan Samsara’ya bağlıyorsa, çok iyi bir insan da, yaptığı iyi fiillerin meyvelerini yemek için bu Samsara’ya bağlı kalacaktır. Bu nedenle kişi mümkün olduğunca suya sabuna dokunmadan, “bağımlılıkları” ve mümkünse “sorumlulukları” üzerinden atarak yaşamalıdır. Bu konu hakkında eski Hindistan’dan bir örnek verilebilir:

Eski Hindistan’da yemek yemek aile için kutsal sayılan özel bir ritüele sahipti. Evin hanımı yemeği yapar, tüm aile masanın çevresinde toplanır, ancak kimse yemeğe başlamadan önce, evin reisi kapıya çıkar ve olabildğince yüksek bir sesle “Dışarıda aç olan kimse var mı?” diye sorardı. Eğer yoldan geçen aç bir kimse varsa, o kişi masaya oturur, öncelikli olarak yemeğini yer, ev sahipleri ancak misafir yemeğini bitirdikten ve karnı iyice doyduktan sonra, yemeğin kalanını yerdi. Eğer gelen misafirler yemeğin tamamını yerlerse, ev sahipleri o öğün için tekrar yemek pişirmez, gelen misafirlerin karnını doyurdukları için ev halkı memnun ama aç olarak sofradan kalkarlardı.

Bu örneğe bakıldığında, hizmetin ve çevreye yardımın, kişinin kendi önüne geçmesinin ne kadar önemli olduğu rahatça görülebilir. Kişi önce kendini değil, önce çevresini düşünür.Çevresinin mutluluğu onun kendi mutluluğu olur; çevresinin karın tokluğu kendi karın tokluğu olur.
Şu yardım edilmeyen kişilerin, “Karma”sından dolayı orada olduğuna inanan bu kişilere şu soruyu sormak gerek: “Pekiyi bu kişinin Karma’sında, bu durumdayken benden yardım almak olmadığını nereden biliyorlar?” Swami Sivananda, ”The Divine Life Society”yi (İlahi Yaşam Topluluğu) kurduğunda, şu maddeleri aşramın adı altına yazmıştır:

(1) Hizmet et,
(2) Sev,
(3) Ver,
(4) Arın,
(5) Meditasyon yap,
(6) Farkına var.

Dikkat edilirse, en büyük Bhakti yogilerden olan Swami Sivananda, Yoga’nın adımlarını Yama, Niyama, Asana vs. diye sekize bölmektense, altıya bölmüş ve işe “Hizmet et” diyerek başlamıştı. İşte kişi, tıpkı Sivananda’nın da söylediği gibi, yapması gereken görevi (hizmeti) yapmalıdır. Eğer bu görev çevresine yardım etmeyi gerektiriyorsa, bunu da yapmalıdır. Burada hizmet maddi ya da manevi olabilir. Örneğin kişinin bir dostunu kötü gününde dinlemesi de bir hizmettir. Ancak bu fiiller kişiyi bağlamak zorunda değildir. Çünkü kişiyi bağlayan fiilin kendisi değil, kişinin fiile karşı geliştirdiği bağımlılık ve fiilin meyvesine karşı duyduğu arzu veya nefrettir. İşte Karma Yoga da, burada devreye girer. Kişi “fiilde beceri”ye sahip olarak, yani bağımlılık ve egodan kurtularak fiilde bulunduğu halde, yaptığı fiil kendisini bağlamaz.

Aynı şekilde şu görüş de doğru değildir: “Ben bağımlı olmadan fiilde bulunamıyorum. Yani ne zaman birine yardım etsem, aklım ister istemez ettiğim yardımın karşılığını almaya kayıyor. En iyisi bundan korunmak için yardım etmeyeyim.” Kişi, kendisinin bu dünyada üstlendiği rolü kusursuzca oynamalıdır. Bundan kaçması doğru değildir. Kişi bir aile reisi ise, ailesine karşı olan tüm yükümlülüklerini yerine getirmelidir; bakması gereken yaşlı anne babası varsa, onlara para göndermelidir; hasta kızkardeşi varsa ona hastabakıcılık yapmalıdır. Eğer kişi tüm bunları sadece yapması gerektiği görevi olarak alıyorsa ve bunu herhangi bir karşılık beklemeden sadece doğru olduğunu bildiği için yapıyorsa, bu fiiller kendisini bağlamayacaktır.

Sri Krişna, Bhagavat Gita’da şöyle söylemektedir: “Görevin sadece çalışmaktır ama asla meyveleri için değil. Ne fiilin meyvelerinin seni çalışman için motive etmesine izin ver, ne de bağımlılığının seni fiilsizliğe itmesine izin ver.” (Bölüm 2, Vecize 47)
;
Swami Vivekananda, “Karma Yoga” isimli kitabında şu görüşü açıklamaktadır: “Bu dünyada yaptığımız tüm fiiller aslında bizim kendimizi eğitmemizde kullandığımız arılaştırma (kriya) yöntemleridir. Yani kişi aslında bir düşküne para verdiğinde ya da çevresine yardım elini uzattığında onlara yardımcı olmamakta- tersine kendisine yardım etmektedir. Kimsenin, dünya dahil olmak üzere, hiç bir şeyin yardımımıza ihtiyacı yoktur.

Biz olsak da olmasak da dünya dönmeye devam etmektedir. Bu nedenle kişinin yaptığı her tür yardım için bırakın kendisi için bir fayda sağlamayı, tersine kendisine bu fırsatı veren çevresine teşekkür etmesi gerekmektedir. Çünkü bu kişiler olmazsa -yapılan görevin doğasına göre – cömertliğimizi, sevgimizi, şefkatimizi vs göstermemiz mümkün olamazdı. Yani aslında kişi görevini tam olarak yerine getirdiğinde “veren” değil, “alan”dır. Alır, çünkü bir şey daha öğrenmiştir: “Karşılıksız ve koşulsuz olarak vermenin güzelliğini” ya da “karşılıksız ve koşulsuz olarak sevmeyi”. Bağımlılığı aşabilmenin bir yolu da işte budur. Kişinin kendisine bu fikri hatırlatması, yapılan fiili “veren” ve “alan”ın rolerini değiştirmektir.”
Swami Vivekananda, aynı kitapta, “Bir aile reisinin konumu, dağda inzivaya çekilmiş bir kişinin konumu kadar kusursuz ve mükemmeldir” der. Her iki durum da mükemmeldir; çünkü her iki kişi de doğasına uygun yaşamaktadır. Kimse diğerinin görevine özlem duymadan, yapması gereken görevi yapmalıdır. Böylece herkes kendi doğasına uygun yolda, sarsılmadan ve engelle karşılaşmadan en yüksek iyiye ulaşacaktır.

“Kişinin mükafatı olmasa bile kendi görevini yapması, daha iyi yapacak olsa bile bir diğerinin görevini yapmasından daha iyidir. Kişinin kendi görevini yaparken ölmesi, bir başkasının görevini korkuyla yapmasına yeğdir.” (Bhagavat Gita, Bölüm 3, Vecize 35)

Şunu unutmamak gerekir ki, yoga sistemi, bir aileniz varsa onları bırakıp gitmenizi, işi bırakmanızı, dostlarınızı terk etmenizi vs. istemez. Asında ne komiktir ki, tüm Bunların Karma Yoga yapmak için istendiğinin düşünülmesinin nedeni kişinin “sorumluluklardan kaçmak” için bir bahane araması ve yogayı da bahane olarak kullanmasıdır. Bağımlılıktan kurtulmanın yolu, kişinin kendine hakimiyetidir. Bağımlılıktan kurtulmanın yolu, sorumluluktan kaçmak değildir. Bunu yaparak, kendimizi kandırmamalıyız.

Sonuç olarak; yapan ‘Ben’ değilim demek Karma’nın en üst noktasıdır. Kişi kendini yapan olarak bile görmez. Zihnen bu işi (fiili) kendi yaptığı halde, yapan olarak bile kendini kabul etmemesi, kişinin bilgiye ve birliğe en yakın olduğu haldir. Kişinin zaten yoga yolunun sonunda ulaşacağı nokta birliktir. Zihnin bir mum ışığı gibi sabit durduğu an da Samadhi’dir. Demek ki, biz Karma Yoga yoluyla da Samadhi’ye ulaşabiliriz.
Bu konudaki en önemli yardımcımız ise “Bhagavat Gita” adlı kitaptır. Bhagavat Gita, Mahabharata Hint destanının bir bölümüdür. MÖ 3012 yılında gerçekten yaşanmış bir savaş alanında geçmektedir. Arcuna savaşçıdır. Krişna ise onun yol göstericisi, yani gurusudur.
Son olarak fiilin terki bölümündeki (Bölüm 5) 10, 11, 12 ve 13. vecizeleri de ele alarak konuyu bağlamak istiyorum:

BHAGAVAT GITA – 10. VECİZE
“Fiilde bulunan, bu fiilleri Brahman’a sunan ve bağımlılığı bırakan kişi, sudaki lotus çiçeğinin yaprağı (-nın çamura bulaşmaması) gibi günaha bulaşmaz.”

İşte bu vecizede Sri Krişna, kendine hakim olan yogiyi kast ederek, “Eğer kişi fiilde bulunduğu halde, tüm fiillerini Mutlak’a sunarsa –yani bireyselliği bırakırsa ve yaptığı fiile olan bağımlılığı terk ederse– yaptığı fiillerden iyi ya da kötü etkilenmez,” diyor.
Karma Yoga yapan kişinin yapabileceği iki temel yoldan bahsedebiliriz:
(1) Yapanın kendisi olduğunu reddetmek, “Yapan doğadır,” demek; yani bağımlılıktan kurtulmak.
(2) Tüm fiilleri yapmak; ama bunları kendi adına değil, Mutlak adına yapmak. Böylece fiilin meyvelerini evrene hediye etmek, yapılan fiilden bir medet ummamak.

Kişi yaptığı fiilleri Mutlak’a (Brahman, Mutlak’ın isimlerinden biridir) sununca –yani fiillerinin meyvesinden vazgeçince ve yaptığı fiile karşı edindiği bağımlılıktan kurtulunca– yani doğa kendisine Guna olan bir duyu nesnesi gönderdiğinde, yine Guna olan duyularıyla ya da fiilleriyle cevap verince, doğa artık bu duyu nesnesini göndermediğinde de, “Neden bu duyu nesnesi artık gelmedi?” demekten vazgeçince, kişinin yaptığı fiil kişiyi bağlamamaktadır.

Biraz bağımlılıktan bahsetmekte fayda var. Neden kişi, doğa kendisine bir nesne gönderdiğinde kabul etmeli, göndermediğinde de bunu olduğu gibi kabul etmelidir? Kişinin fiile bağımlı hale gelmesi, kişinin o fiile sarılmasının sebebi “yokluk” duygusudur. Çünkü kişi, kendisinde olmayan bir şeye “ulaşmak” için, fiilde bulunur. Yemek yer çünkü aç olduğunu düşünür; su içer çünkü susamıştır; televizyon seyreder çünkü sıkılmıştır.Halbuki yoga öğretisi bize “Duyular duyu nesneleri arasında dolaşmaktadır,” der. Yani acıktığımızda da susadığımızda da, yine Guna’lar devrededir. Kişi acıktığında yemek yiyebilir; susadığında su içebilir. Ama eğer bunları “Yapan benim,” diyerek yapmaz ve herhangi bir bağımlılık duymadan sadece doğanın getirdiği Guna’lara karşılık olarak Guna’larla cevap verdiğini hissederse, bu onu bu fiile karşı duyduğu bağımlılıktan uzaklaştıracaktır.

Şunu belirtmek gerekir ki, buradaki “günah” kelimesi tıpkı diğer yerlerde olduğunu bildiğimiz gibi “engel” anlamını taşımaktadır. Kişinin günaha bulaşmaması demek, kendini bilme yolunda kendisine yeni bir engel yaratmaması demektir.

BHAGAVAT GITA – 11. VECİZE

“Yogi’ler, bağımlılığı terk ederek, sadece bedenen, aklen, zihnen ve aynı zamanda duyularla, benliğin saflaşması için fiilde bulunurlar.”
Kişi bağımlılığı terk ettikten sonra, doğanın kendisine getirdiğiyle mutlu ve tatmin olmayı örendikten sonra, fiilde bulunmaya devam eder; ama tüm bunları sadece benliğin saflaşması için yaparlar. Yani, artık bu yöntemi öğrenmiş ve hayata geçirmeyi başarmış olan kişi için yaptığı tüm fiiller, kendisini arındırmada kullandığı birer araç haline gelir. Böylece yaptığı yoga, günde 30 dakika meditasyon yapmakla sınırlı kalmaktan çıkıp, 24 saat boyunca uyguladığı bir yaşama sanatı haline dönüşür. Böylece kişi “yogayı yaşamaya” başlar. Ancak bu, entelektüel düzeyde kavramların anlaşılması ile yapılabilecek bir uygulama değildir. Bu sadece kavramların hayata geçirilmesi ile ilgilidir. Bu da uygulama ve pratik gerektirir.

 Bhagavat Gita’da Sri Krişna şöyle demektedir: “…tüm varlıklar doğumda yanılgıya tabiidir.” (7/27) Kimse doğar doğmaz kendini bilmez. Kendini bilen (“görevli” olarak tabir edilen gönüllüler dışında) zaten doğmaz. Kişi, gelişmişlik seviyesine göre yaptığı uygulamalarla kendini bilme uygulamaları yapar. Bu nedenle, ruhsal yol bir öğrenme süreci olarak düşünülebilir. Kişi, kendisinde bulunan düşük seviyeli enerjileri yüksek seviyeli enerjilere dönüştürmeyi öğrenir. Böylece Tamas, önce Rajas’a, oradan da Sattwa’ya yükselir. Böylece içsel simya gerçekleşir. Bundan sonraki adım ise Sattwa’nın aracılığı ile Sattwa’nın da üstüne çıkmaktır. Tüm bunlar da, pratik yapmakla geliştirilebilir.

 Sadece entelektüel seviyede kalan bilgi, yaşama geçirilmediği sürece, atıl olarak durmaktadır. Bu nedenle kullanılmayan bilginin Tamasik değeri olduğunu düşünebiliriz. Bu bilgiyi iyi niyetle, kendi gelişimimiz için kullandığımızdaysa, bu bilgi Sattwa değeri taşımaya başlayacaktır. Unutmamalıyız ki, kitabi bilginin odamızdaki kütüphane raflarında durması ile, beynimizde bulunan tozlu raflarda durması arasında fark yoktur. Her iki durumda da bilgi kullanılmamakta, böylece görevini yerine getiremeyerek atıl durmaktadır.

BHAGAVAT GITA – 12. VECİZE

“Birleşmiş olan, fiilin meyvesini terk ederek, ebedi huzura kavuşur; sadece arzuyla itilen ve meyveye bağımlı olan birleşmemiş olanlar (zincirlere) bağlıdır.”

Birleşmek, yoga’da kalmaktır. Kişinin ebedi huzuru için yapması gereken fiilin meyvelerini terk etmesi (yani Karma Yoga yapması) ve “Bir” olarak kalabilmesi olarak tekrar burada özetlenmektedir. Bunu yapmayan ve bir olmayanlar hakkında da Sri Krişna şunları söylemektedir:
(1) sadece arzu ile itilen
(2) meyveye bağımlı olan

Bir’liği hissetmeyen bu kişiler, doğum ve ölümün zincirlerine (Samsara’ya) bağımlıdır. Böylece kişi duyularını dizginlemediği ve arzularının esiri olduğu sürece, yani duyularının da sadece doğanın değerlerinden oluştuğunun idrakinde olmayarak, duyularının kendisini yönetmesine izin verdiği sürece ve böylece yaptığı fiillerin meyvesine bağımlı kaldığı sürece, rüzgarda dalgalanan bir gemi gibi, bir o yöne, bir bu yöne rüzgar ile salınacak ve akıntıya kapılıp gideceklerdir.

BHAGAVAT GITA – 13. VECİZE

“Bedenlenmiş olan (kişi) tüm fiilleri zihnen terk ederek ve kendine hakim olarak, dokuz kapılı şehirde, mutluluk içinde, fiilde bulunmadan ve diğerlerinin (beden ve duyuların) fiilde bulunmasına sebep olmadan kalır.”
Kişinin bedeni, “Brahmapuri” (Mutlak’ın yaratıcı sureti olan Brahma’nın şehri) olarak bilinmektedir. Dokuz kapısı olduğunun söylenme sebebi, bedenin dışa açılan delikleridir. Bunlar; gözler, kulaklar, burun delikleri, ağız, anüs ve üreme organıdır. Bu nedenle fiziki bedene, dokuz kapılı şehir denmektedir. Peki, fiziki bir bedende doğmuş olan kişi ne yapmalıdır?

1. Tüm fiiller zihnen terk edilmeli: Burada da bir Karma Yoga tarifi vardır. Hatırlanacağı gibi, Karma Yoga fiillerin meyvelerini terk etmekti. Sri Krişna bunun yolunu burada vermektedir. İstenilen, fillerin fiziki olarak terki değil, fillerin zihnen terk edilmesidir. Yani kişi, fiili tıpkı diğer herkes gibi yapmaya devam edecektir; ama arada gözün algılamadığı bir fark vardır. Herkes fiilin meyvesinin arzusuyla hareket ederken, bir yogi dünyanın refahını isteyerek hareket etmektedir. Bu, dışsal gözün algılayacağı bir şey olmayacağı için, herkes tarafından günün her saatinde hiç bir sınırlama olmaksızın uygulanabilir. Böylece yoga 24 saat için uygulanabilir bir yaşam tarzı haline gelebilir.

2. Kişi kendine hakim olmalı: Kişinin kendine olan hakimiyeti de, fiillerin zihnen terk edilmesi kadar önemlidir. Zaten kişinin kendine hakim olmadan, fiilleri de zihnen terk etmesi mümkün değildir. Çünkü kişinin kendine olan hakimiyeti, beş duyusu üzerinde egemenlik kurması ile mümkündür. Duyular da “kişinin dışarıda olan dünya” ile bağlantısıdır. Kişi bu duyulara hakim olmadığı sürece, akıl dışarı kayacak, ümit, arzu, öfke gibi duygular arasında gidip gelecektir. Bu da kişinin yaptığı fiilin karşılığını beklememesini imkansız hale getirecektir.

3. Fiilde bulunmadan ve diğerlerinin de fiilde bulunmasına sebep olmadan durmalı: Üstte anlatılan fiili zihnen terk etmesi ile artık kişi “fiili yapan” olmayacaktır. Böylece kişi fiilde bulunduğu halde fiil kendisini bağlamayacaktır. Artık kendisi sadece evrensel düzen içinde kendisine verilmiş olan görevi yerine getiren bir alet gibi çalışmaktadır: Kişi işini tam ve kesin olarak en iyi şekilde yapmaya çalışmaktadır. Çünkü böylece evrensel mekanizma en iyi şekilde işleyecektir; ama bu fiil kendisini bağlamamaktadır. Evrensel mekanizma bu kişiyi bu görevden alıp başka bir görev verdiğinde de, kişi yine aynı serinkanlılık ve ayniyet duygusuyla bu işi de eskisi gibi en iyi şekilde yapmaya çalışacaktır. Böylece kişi fiziksel olarak fiilde bulunduğu halde, fiili aşmıştır ve aslında fiilde bulunmuyordur. Aynı şekilde diğerleri olarak adlandırılan beden ve duyuların da meyve beklentisiyle bir fiilde bulunmalarına müsaade etmemekte, yani kendine tam olarak hakim olmaktadır.

Böylece kişi, bu vecizede de dendiği gibi, bu beden içinde mutluluk içinde durabilecektir. Çünkü kişinin mutluluğu fiilde yani dış dünyada araması yoga felsefesine göre, kişiye mutsuzluk getirir. Bunun sebebi, doğanın bize getirdiği tüm etkilerin gelip geçici olmasıdır. Kişi ne zaman ki, mutluluğun kendi içinden dışa doğru yansıdığını bilir. İşte o zaman kişi bu beden içindeyken mutlu hale gelir. İşte bu mutluluk, herhangi bir şarta bağla olmayan mutluluk -Ananda- halidir. Bu mutluluğa ulaşmış kişi, artık dünyasal zevklerin kendisine bir şey veremeyeceğini, her şeyin gelip geçici olduğunu, nihayetinde tüm evrenin Yoga-Maya yani Mutlak’ın bir yanılsaması olduğunu anlar. Böylece “bütün” olandan “bir” olana yolculuk tamamlanır.

BANU DEGER…

Incoming search terms:

  • yoga fiilleri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir